II. Mektup /18.07.2007/Hannover
Sayın Ertuğrul Günay,
Bu ikinci mektubumu, müsade ederseniz,
bambaşka bir konuya ayıracağım. Ordu Lisesi yıllarımla ve sizinle ilgili bir
anımı tazelemek istiyorum.
Siz unutmuşsunuzdur, ben unutmadım.
70’li yıllar. Ben lisedeyim. Arkadaşlarla,
elden ele, Pulitzer’in, “Felsefenin İlkeleri”ni, Nazım Hikmet’in şiirlerini,
Marx’ın “Komünist Manifesto”sunu dolaştırıyoruz. Benim bir başka tutkum daha
var: Ömer Hayyam’ın rübaileri. Babamın kitapları arasında bulduğum,
yanılmıyorsam 1950’lerin basımı, çok güzel çevrilmiş, ciltli bir kitap bu.
(Şimdi kayıp! Ben Almanya’ya geldikten sonra, Ordu’daki kitaplığımdan ödünç
alıp geri getirmeyen hangi dost veya akrabanın evindedir, kim bilir!).
Rübailerin çoğunu ezbere biliyorum. Bakın birisi, “özde ve sözde” olgularını
nasıl da güzel işliyor:
“Dedi ki Şeyhin biri Fahişeye, >Sarhoşsun,
Elden ele dolaşıp durmaktasın çengi gibi!<
Dedi ki Fahişe Şeyhe, >Ne görürsen biz
oyuz,
Ne olur sen de görünsen içinin rengi
gibi!<”
Ben de rübailer yazıyorum. Toplam olarak 50
dolayında rübaim var. Daha çok Hayyam’ı, biraz da Nazım’ı taklit ettiğim,
politik eleştiriler. ABD’nin,“Afyon yetiştirmeyin!” direktifine uymayan
Ecevit’in bu kararını, “Amerikayı kızdırmayalım!” diye eleştiren Türkeş’e atfen
yazdığım bir tanesi geliyor şimdi aklıma:
“Öğretin okullarda: Türk milleti şanlıdır
Yedi milyon işsiz var: Türk milleti şanlıdır
İki milyon kişi aç: Türk milleti şanlıdır
>Kızmasın Amerika<: Türk milleti
şanlıdır!”
Ya da, şöyle şeyler:
“Yürü ya kulum dersin ya
Bana tüm yollar kapalı
Yürüyüp yolları tutmuş,
Hain, örümcek kafalı!”
Rübailerim, Freud bağlamında “süblimasyon/
yüceltme” ürünleri. Bunlarla dikkat çekmek, kendimi ispatlamak istiyorum.
Fikrine önem verdiğim, aydın insanlara okutup övgü sözleri duyma peşindeyim.
Siz, tanınmış bir aydın, avukat, politikacı ve
solcusunuz. Tam bana göre. Ortak tanıdıklar aracılığıyla sizden randevu almaya
çalışıyorum. Vaktiniz yok. Bu tanıdıklar, CHP’nin gençlik kolundalar ve sizinle
sürekli iletişim içindeler. Rübailerimi onlar aracılığıyla size gönderiyorum.
Aradan haftalar, aylar geçiyor, küçüçük Ordu’da (o zamanki nüfusu 30 bin
dolayında) rübailerim hakkında konuşmak için size ulaşmam mümkün olmuyor. Siz,
daha önemli işlerle meşgulsünüz: Milletvekilliği falan...
Neyse, o gün bugündür, rübailerimi okuyup
okumadığınızı, okuduysanız onlar hakkındaki görüşlerinizi öğrenemedim.
Bilmiyorum, o rübailer ne oldu, nerede
kayboldu? (İkinci hamur kağıda, elle yazılmışlardı). Herhalde, siz, o dostlar
aracılığıyla giriştiğim birkaç denemeden sonra geri göndermiştiniz onları. Sadece,
yukarıda yazdığım ikisi kaldı aklımda; diğerleri, birçok gençlik heyecanım gibi
uçup gittiler...
Dünyanın işleri! Belki o zaman onları
okumamıştınız bile. Şimdi, bu mektuplarımı okursanız, iki tanesi, yıllar süren
Odesa’dan (belirsiz yolculuktan) sonra yine size – veya diğer okuyuculara –
ulaşmış olacak...
|