IV. Mektup/ 20.07.2007/ Hannover
Sayın Ertuğrul Günay,
Bu mektubuma, Ahmet Hakan’ın bugünkü
yazısından bir alıntıyla başlayacağım:
“>Benim oğlum ne
yapsın? Komisyonculuk mu yapsın?< diye soran Tayyip Erdoğan’ın aklına neden
>Gemi sahibi olmak< ile >Komisyonculuk yapmak< arasında daha makul
bir iş gelmiyor?”
Sizden, Tayyip Erdoğan’ın
oğlunun sahip olduğu geminin hesabını sormaya hakkım yok tabii. Kime sorayım?
Tayyip Erdoğan’a sorsam, cevabı yukarıda: “Oğlum, komisyonculuk mu yapsın!”
diyor. Özrü kabahatinden büyük. Eski bir solcu olarak, böylesine pervasızca bir
çelişkiyi dile getirmeye cesaretiniz var mı, Sayın Günay? Bu konunun Mecliste
araştırılması için gensoru verilse, nasıl bir oy kullanırsınız?
Bence, 1978’de belediye
işçilerine yaptığınız gibi, “Şimdi sırası değil!” diyerek, Tayyip Erdoğan’ı
kurtarmaya çalışırsınız. İşte, politika denen şey budur. Peki ya ahlak? Ya
aydınlanma ideallarinden en önemlisi olan ve daha sonra ihanet edilen
“eşitlik”? Ya aydın olmanın verdiği sorumluluk? Bütün bunlar, bir parti kimliği
için feda edilmeli mi? Politika, böylesine bir kendine yontma, böylesine bir
kendine Müslümanlık zanaatı mı olmalı?
*
“Şimdi sırası değil!” Ne acımasız bir söz!
Büyük işlerle meşgul olanların, hayatın capcanlı, etten kemikten “şimdi ve
burada”sına attıkları kahpece bir kurşun bu. “Önce devrim, sonra kadın hakları!”
der gibi. “Önce adil düzen, sonra köleliğe son!” der gibi. “Önce bütün dünyada
hakimiyet, sonra dinlenip hayatın kalitesini yaşamak!” der gibi. “Önce
iktidarımızı sağlamlaştıralım, sonra demokrasiyi yerleştiririz!” der gibi.
“Önce teröristleri temizleyelim, sonra gerekli sosyo-ekonomik açılımları
yaparız!” der gibi...
Şimdi sırası değilse, bu, sırası hiçbir zaman
gelmeyecektir demektir.
*
Biliyorum, sizin de insani, büyük idealleriniz
vardı. Hayat sizi büyük bir hayal kırıklığına uğratmış olmalı.
Ancak, bu hayal kırıklığının alternatifi, AKP
olmamalıydı. Tıpkı, sosyo-ekonomik sisteme duyulan tepkinin alternatifinin
eline silah alıp insan öldürmek olmaması gibi.
Bence AKP hiçbirşeyin alternatifi değildir,
olmamalıdır. O parti, Emperyalizm cinsi baykuşun (adına ister ABD, ister AB,
ister başka bir şey diyelim) Türkiye yuvasına bıraktığı yumurtadan çıkmış
acayip bir kuştur. Bütün sahteciliğiyle, hepimizin önünde öylece durmaktadır.
Türk halkına, bir yandan büyük vücudunu doyurtmakta, bir yandan da onu yuvamıza
koyan emperyalizmin isteği doğrultusunda kardeşlerinin yemini emperyalist
kuşlara taşımaktadır. Bu hal böyleyken, hala, kardeşlerine, bizlere, “Beni
ötekileştirmeyin!” diyebilmektedir. Düşünebiliyor musunuz, bu ne garip bir
çelişkidir, Sayın Günay? Kendisi, emperyalizm tarafından korunacağı güveni
içinde, laik ve üniter yuvanın altını oymakta, böylece yuvalarına oturtulduğu
kardeşlerinin yükseklerden düşüp kayalara çakılmasında bir sakınca görmemekte,
ama öte yandan, kardeşlerine, akıl almaz bir pervasızlıkla, maduriyet tiyatrosu
oynayarak, kendisini ötekileştirmemelerini söyleyebilmektedir.
*
Sizinle ilgili olarak “dönek” sözünü kullanmak
istemediğimi ilk mektubumda belirtmiştim. “Aydın ihaneti” kavramını daha uygun
buluyorum.
Aydın, genellikle bir küçük burjuva çocuğudur.
Avrupa’daki 1968 hareketinde, bizdeki 1980 öncesi örgütlerde örneklerini
gördüğümüz gibi, geleceğinin belirsizliği ve cinsel bunalımlar içindeki bu
kitle, kapitalist ve baskıcı sisteme önce tepki gösterir. Zamanla bunların
oldukça az sayıdaki bölümü, sisteme karşıtlıklarını ve onurlu sosyalizm ve
demokrasi mücadelelerini sürdürdüler. Ancak büyük bölümü, sistemle bütünleşir.
İşleri, eşleri, yeşillikler içinde bir evleri ve arabaları vardır artık. Bir
de, eğer emperyalizmin fonlarıyla semirmeyi sürdürmek için etnikçi ve dinci
olmadılarsa, ortanın sağında solunda takla atan partileri.
Yani sonuçta, kendileri de farkına varmadan,
kendilerini iyi bakan kapitalist sistemi açık veya dolaylı argumanlarla
“rasyonalize” etmeye, haklı çıkarmaya, yani savunmaya başlarlar. Bir zamanlar
içinde oldukları “devrimci” hareketi, şimdi maceraperest bulurlar. “Bir
hevesti, gençtik, kanımız deliydi...” falan derler.
Artık karınları toktur, cinsel enerjileri de,
evlilik veya metres ilişkileri aracılığıyla sistemle bütünleştiğinden, ikincil
ihtiyaçların peşine düşerler. Bunlardan en önemlisine de “nam salmak”, “kariyer
yapmak”, “yükselmek” gibi adlar verilebilir. (Tabii bu ikincil ihtiyaçların,
yaşamsal ve cinsel ihtiyaçların daha iyi karşılanmasıyla da doğrudan bağlantısı
vardır).
Bu amaçla partilere girmek, zaman içinde nama,
kariyere, yükselmeye daha uygun partiye geçmek “normal”dir.
Aslında sizi çok iyi anlıyorum, Sayın Günay.
Yaptığınız şey, milyonlarca küçük burjuva aydınının binlerce yıldır yaptığı
“sistemle bütünleşme” metamorfozunun bilinen bir tezahüründen başka bir şey
değil. Kendilerinde, sistemden bulaşan, bir çeşit sosyal ve ideolojik
değişebilme esnekliği anlamında bukelemunluk hormonu peydah olur. Ellerindeki
denge sırığıyla ip üzerinde yürüyen cambazlar gibi, bir sağa, bir sola
yalpalayıp dururlar. (Bazen elkaza düşseler de, altlarında, onları yere
çakılmaktan koruyacak kuvvetli ağları vardır).
Sizin AKP’ye geçmenizi çok iyi anlıyorum. Ama,
heyhat, yine de, yüreğim, ne aydın denen mahluktaki bukelemunluk hormonunu, ne
de sizdeki “aydın ihaneti”ni kabullenebiliyor.
|