Ertuğrul Günay'a 7 Açık Mektup - III.Mektup
Tarih: 05-09-2007 14:33


III. Mektup/ 19.07.2007/Hannover

 

Sayın Ertuğrul Günay,

 

Bu mektubumda, size böyle bir açık mektup yazmaya başlamadan önce, sizinle ilgili olarak Ordu’dan birkaç tanıdıkla yaptığım telefon konuşmalarını özetlemek istiyorum.

Sizin hakkınızda bilgiler aldığım, AKP’ye geçmenizle ilgili düşüncelerini ve yorumlarını sorduğum insanların adını tabii ki vermeyeceğim. Onlar sizi yakından tanıyorlar, siz de onları.

 

Aile dostunuz bir aydın, sizi çok yakından tanımasına ve ismini yazmayacağıma söz vermeme karşın, AKP’ye geçmeniz hakkında yorum yapmaktan ısrarla kaçındı. Sadece, “Üzüldüm, ama bu onun tercihidir, saygı duyuyorum!” dedi. Kendisiyle genel olarak aydınların böylesine değişebilme özellikleri hakkında konuşma çabam da sonuçsuz kaldı. Beni üzen bu “konuşmaktan kaçınma”nın, sadece, sizin kararınıza saygıdan kaynaklanmadığını düşünüyorum. Ama burada ben de o aydın hakkında konuşmama hakkımı kullanacağım ve daha fazla yorum yapmayacağım.  

 

Sizin hakkınızda konuştuğum bir başka kişi de, Ordu Lisesi’nden okul arkadaşınız. İstanbul’daki üniversite yıllarınızda da yanınızda olan, şimdi iyi gelirli bir işte çalışan biri. Kendisine, sizinle ilgili eleştirel bir açık mektup yazmak istediğimi söylediğimde, bana, sizi açık mektupla eleştirmekten vazgeçmemi tavsiye etti. Bu arkadaş, benim Almanya’dan dönüp, belki Türkiye’de bir üniversitede çalışma niyetinde olduğumu biliyor.

“Ertuğrul Günay, kurulacak yeni bir AKP hükümetinde önemli bir görev üstlenecek, tahminen bakan olacaktır. Sen yarın Türkiye’de üniversitede çalışmak için başvurduğunda ona ihtiyacın olabilir. Ben sana, eleştirel şeyler yazmaman, döneklik edebiyatı falan yapmaman tavsiyesinde bulunurum.”

Yazıyı yazmada kararlı olduğumu anlayınca, sizinle ilgili bazı bilgiler verdi, yorumlarda bulundu. Yukarıda sözünü ettiğim, Marks’ın, >Din, halkın afyonudur!< sözünü, Ordu Lisesi’nde çıkardığınız duvar gazetesinde yazmanız ve bu nedenle ifadenizin alınması, hatta tutuklanmanızın sözkonusu edilmesi olayını o anlattı. Yine, Deniz Gezmiş’lerle aynı dönemde okurken, sizin de, “Galata Kulesi’ne kızıl bayrak çekenler” arasında olduğunuzu ondan duydum. Sosyal Demokrat kişilikte olduğunu söyleyen ve egemen sisteme uyum içinde yaşayan bu tanıdık, sizin AKP’ye geçmenizi, özellikle “Son şansıydı!” sözünü yineleyerek, şöyle yorumladı:

“Yıllardır uğraşıyor. CHP’ye genel başkan olması bile sözkonusu edildi. Kendisinden yeteneksizler büyük yerlere geldiler. Altmışına dayandı, hala bir türlü istediği yere ulaşamadı. Bu onun son şansıydı. Bir dönem daha milletvekili olup, belki önemli bir mevkiye ulaşacak. AKP’ye girmeseydi, başka hiçbir yerde yükselme şansı olamazdı.”

 

Sizinle ilgili olarak konuştuğum diğer birkaç kişi, AKP’ye geçmenizin eleştirisini yapmaktan çok, CHP’nin ve Baykal’ın eleştirisini yapmakla, sizin yıllardır yaşadığınız maduriyeti anlatmakla doldurdular konuşma süremizi. Sanki, şöyle der gibiydiler:

“Ertuğrul Günay, kendisine CHP tarafından yapılan haksızlıkların intikamını aldı. Onun gibi madur duruma düşürülen herkes, aynı şeyi yapardı. Eline böyle bir fırsat geçmiş, bunu kim reddebilir ki?”

Evet, size hak veren bir “son şans!” deyimi tekrarlanıp durdu bu konuşmalarda. “Yaptım, oldu!” veya, “Köşeyi dönmek” deyimlerini anımsattı bu “son şans” kavramı bana. İşte halkımız bu acı durumda. Acı, çünkü, bu tavır, toplumun bütünü açısından, havanda su dövmekle ve hüsranla sonuçlanıyor. Acı, çünkü, her olguya, bir “şans” olup olmaması açısından bakılıyor. Uzun soluklu, ilkesel bir duruş yok büyük çoğunlukta. Bu kitle, şans gördüğü anda dalıyor, atlıyor, deniyor. Yeter ki, önünde, kendisine bir fırsat nuru doğsun! Özel çıkarları sözkonusu olduğunda, hemen, bukelemunca bir fikir değişimine uğrayabiliyor ve CHP ile AKP arasında bir fark olmadığını düşünebiliyor. Ya ülke çıkarları, eşitlikçi ve antiemperyalist duruş ilkeleri? Emeğe saygı? Vatanın “kan kaybetmesi”ne direniş? Çok sıkışınca cavap hazır: “N’olacak yani, herkes almış malı götürüyor, vatanı ben mi kurtaracağım?” Ya da, nalıncı keseri gibi hep kendine doğru yontulan, “kendine Müslüman”ca maduriyet edebiyatı ve “demokratik açılımlar” söylemi...

 

En doyurucu konuşmalarımdan birini, Ordu’da sosyal demokrasinin önemli simalarından bir aydınla gerçekleştirdim. Sizin AKP’ye geçişinize başlangıçta çok üzülmüş. Hayal kırıklığından, uyuyamadığı geceler olmuş. Ancak, şu andaki durumu farklı. Artık size hak veriyor. Baykal’ın ve CHP’nin Ordu’da yaptığı hataları anlattı bana, uzun uzun. Sizin uğradığınız haksızlıkları, sizinle birlikte yaşamış, hissetmiş. Sizin, demokrat kişilikten ödün vermeyeceğinizden ve AKP içinde de, yıllardır savunduğunuz görüşlerin sözcüsü olacağınızdan emin. Hatta, sizin, AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı olacağınızı bile öngörüyor. Onun anlattıklarında da, CHP ile AKP arasında bir fark olmadığı tezi ağırlık taşıyordu. Oysa bu arkadaş, siz AKP’ye geçmeden önce, böyle bir “aynı kefeye koyma”ya kesinlikle karşı gelirdi. Yakın arkadaşı olarak sizin yaptığınız tercihi, birkaç gece süren uykusuzluktan sonra, nihayet “rasyonalize” etmiş, haklı ve doğru görmeye başlamış. Hatta bu geçişin, AKP’nin, kendisinin de eleştirdiği bazı konularda düzelmesine katkıda bulunacağını söyledi... Dostça ilişki içinde olduğum bu arkadaşa, ben, AKP’nin uluslararası ve milli politika alanlarında yaptığı büyük hatalardan söz edince, o, bu hataların yıllardır CHP ve diğer partiler tarafından da yapıldığını söyledi. Sizin AKP tercihinizi saygıyla karşıladığını yinelerken, konuyu benim durumuma getirdi; benim, entellektüel özellikleri olan biri olarak ekmeğimi Türkiye’de değil, Almanya’da kazanma tercihime de aynı saygıyla yaklaştığını belirtti. 

 

Konuştuklarımın birisi, “İnadına Baykalcı” olduğunu söyledi. Ona göre Baykal büyük bir politikacıydı, çünkü, sizdeki, AKP’ye geçmenizle sonuçlanan eğilimin farkına yıllar önceden varmıştı. Bu büyük sezgi gücüyle, sizi zamanında dışlama uyanıklığını göstermişti.

 

Sizinle ilgili olarak telefonda konuştuğum insanlar arasında, beni en etkileyen kişi, 70’li yıllarda sizin milletvekili seçilmeniz için mücadele veren, sizin yaşlarınızda bir bayan. Bir akrabam aracılığıyla Ordu’daki telefon numarasını edindim ve kendisini aradım. Hala belli bir “devrimci” tavır sergilemeyi sürdürüyor. Çevresinde yardımsever birisi olarak taktir edilen bu  bayan, bana, birinci mektubumda değindiğim, sizin, Genel İş işçileri tarafından, sendikanın olduğu binanın penceresinden atılmanız teşebbüsünü de anlatan kişidir.

Baştan başlayayım: Ona, sizin AKP’ye geçerek büyük bir değişim örneği sergilediğinizi, bunu nasıl değerlendirdiğini sordum. “Değişim” kavramını irdelemekle başladı konuşmasına:

“Ertuğrul Günay’ın AKP’ye geçmesinin bir değişme örneği olduğu tezi yanlıştır. Kendisini ilk politik etkinliklerinden beri tanırım. O hiç değişmemiştir, hep aynı kalmıştır. Onun AKP’ye geçmesini değişmesine bağlayıp eleştirenler, onun daha önce sosyal demokrat, hatta devrimci kişilik taşıdığını iddia etmiş oluyorlar. Bu tam bir yanılgıdır. O ne dönmüştür, ne de değişmiştir. Bugün tarikatların, yeşil sermayenin güdümüne girdi. Ben onlarca CHP’li tanıyorum, onlara da böyle bir teklif yapılsaydı, onlar da ertesi gün AKP’ye geçerlerdi. Birçok politikacı, AKP’ye yurtdışından gelen büyük sermeyenin ve desteğin kokusunu alıyor ve bu partiye geçmekte bir sakınca görmüyor. Ordu’da son yıllarda kurulan tüm büyük işyerlerinin arkasında, yeşil sermaye var. Hepsi çıkar peşinde, hepsi icazetini tarikat liderlerinden alıyor. Türkiye’yi yöneten hükümetleri, Batı ülkelerinin kucağına oturmuş tarikatlar yönetiyor. Bugün AKP’ye giren Ertuğrul Günay’ın, özde onlardan farklı yanı olduğunu mu sanıyordunuz? Bakın size yıllar öncesinden bir anımı anlatayım: Belediye işçileri, 1977’de Ertuğrul Günay’a açık destek verdi. O zamanki Ordu Belediye Başkanı da, yine bizim desteğimizi alarak seçilen bir CHP’liydi. 1977 veya 78 yılı. Toplu sözleşme süresi doldu, Belediye Başkanı, yenilenmesine yanaşmıyor. Verilen sözler unutuldu. Belediye Başkanı, üç kuruş verirse yeter düşüncesinde. Maaş aldığı halde çalışmayan insanlar olduğunu söylüyor. Öyleyse iş ver! Araştırıldı, çalışmadığı halde maaş alan dört kişi tesbit edildi. Görüldü ki, bunlar, partinin elemanları. Bütün gün boş oturdukları odaya giren herkese ayakkabılarının altını gösterebilen insanlar. Yani, Belediye Başkanı’nın söylediklerinde tutarlılık yok. Aracı olması için, Ankara’dan Ertuğrul Günay’ı çağırdık. O, Belediye Başkanı’yla görüştükten sonra, işçilere, >Şimdi sırası değil!< dedi ve birşey yapamayacağını söyledi. Birbirlerinden icazet alarak seçildiklerinden, Ertuğrul Günay, Belediye Başkanı’na karşı ağırlığını koyamadı. Kendi aralarındaki çıkar ilişkileri ağır bastı. İşçiler onu, bacaklarından tutup kaldırdılar, pencereden atacaklarken, .... Bey araya girdi ve, >Ne yapıyorsunuz?! Onun dokunulmazlığı var, başınızı belaya sokmayın!< diyerek ellerinden aldı. İsterseniz bu olayı birebir yaşayan, bu eyleme katılan kişiyle sizi görüştürebilirim...”

Kendisine, CNN’deki programla ilgili görüşlerini sordum. Şöyle dedi:

“Elini koyacak yer bulamadı. Bir zamanlar 6. Filo’ya karşı çık, şimdi de tarikatlarla içiçe geçmiş bir partiyi savunmaya çalış! Olacak iş mi?!”

*

Sayın Ertuğrul Günay: Ne gariptir. Gördüğünüz gibi, benim rübailerim gibi, milletvekili olmanız için gece gündüz çalıştıkları halde, kendilerini hayal kırıklığına uğrattığınız insanların anlattıkları da peşinizi bırakmıyor...

Üslupta hatam oluyorsa, kusuruma bakmayın. Gerçi bunlar benim kalemimden çıkıyor, ama, bunları yazmam da bana sanki – bilmiyorum, sizin de belki bir zamanlar çok kullandığınız bu deyim yerinde mi? – “tarihsel bir zorunluluk” olarak görünüyor...

 

Eklenti:

Sayın Ertuğrul Günay. Şimdi Alman Resmi Televizyon Kanalı  ZDF’te Türkiye’yle ilgili bir program seyrettim. Müthiş bir şekilde AKP savunuldu. Türk Askeri yerden yere vuruldu. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gerçek demokratlarmış gibi gösterildi. Aklımdan şüphe ettim. Türkiye’deki tartışmanın, oturmuş demokrasilerdeki iktidar kavgasına benzemediğini, kavganın, halkın desteğini almış olan bir halk partisiyle (AKP kastediliyor) onu engellemeye çalışan, devletin önemli kademelerini hala işgal eden askeri ve bürokrat cumhuriyet seçkinleri arasında geçtiğini söylediler. Bu kavganın kökünün, ta cumhuriyetin kurulmasına kadar gittiğini iddia ettiler. Onlara göre Mustafa Kemal hareketi, halka karşı seçkinci bir hareketti...

Nasıl da Alman resmi ve gayri resmi kanalları AKP ile aynı şeyleri savunuyorlar! Mayıs 2007 başlarında, aynı AKP savunuculuğunu, (2005 yılında Berlin’de Tayyip Erdoğan’a Quadriga ödülünü veren) eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder de yaptı...

Ben 25 yıldır Almanya’da yaşıyorum, burada yaşayan Türklerle ilgili sürekli dışlayıcı kanunlar çıkarılan Almanya’da, herhangi bir politikacının Atatürk’ü, cumhuriyetin kazanımlarını, Türkiye’nin aydınlanmacı yüzünü savunduğunu görmedim. Burada hemen hemen tüm entellerin ve politikacıların yaptığı, bir yandan baslenen PKK’cılık, Kaplancılık, Milli Görüş’çülük, türbancılık, Fethullahçılık... vb. nedeniyle Türkiye’yi eleştirmektir.

Laik ve üniter Türkiye Cumhuriyeti’nin ne kadar düsmanı varsa, AKP’yi desteklemektedir. Siz hiç emperyalizmin maddi çıkarı olmadan, demokrasi, hukuk, insan hakları veya ahlak adına herhangi bir (azgelişmiş) ülkeyi desteklediğini duydunuz mu?

25 yıldır Almanya’da bulunan biri olarak, ben, ne yazık ki buralarda böyle bir şey duymadım, yaşamadım... 


Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku
Administrator tarafından yazıldı