III. Mektup/ 19.07.2007/Hannover
Sayın Ertuğrul Günay,
Bu mektubumda, size böyle bir açık mektup
yazmaya başlamadan önce, sizinle ilgili olarak Ordu’dan birkaç tanıdıkla
yaptığım telefon konuşmalarını özetlemek istiyorum.
Sizin hakkınızda bilgiler aldığım, AKP’ye
geçmenizle ilgili düşüncelerini ve yorumlarını sorduğum insanların adını tabii
ki vermeyeceğim. Onlar sizi yakından tanıyorlar, siz de onları.
Aile dostunuz bir aydın, sizi çok yakından
tanımasına ve ismini yazmayacağıma söz vermeme karşın, AKP’ye geçmeniz hakkında
yorum yapmaktan ısrarla kaçındı. Sadece, “Üzüldüm, ama bu onun tercihidir,
saygı duyuyorum!” dedi. Kendisiyle genel olarak aydınların böylesine
değişebilme özellikleri hakkında konuşma çabam da sonuçsuz kaldı. Beni üzen bu
“konuşmaktan kaçınma”nın, sadece, sizin kararınıza saygıdan kaynaklanmadığını
düşünüyorum. Ama burada ben de o aydın hakkında konuşmama hakkımı kullanacağım
ve daha fazla yorum yapmayacağım.
Sizin hakkınızda konuştuğum bir başka kişi de,
Ordu Lisesi’nden okul arkadaşınız. İstanbul’daki üniversite yıllarınızda da
yanınızda olan, şimdi iyi gelirli bir işte çalışan biri. Kendisine, sizinle
ilgili eleştirel bir açık mektup yazmak istediğimi söylediğimde, bana, sizi
açık mektupla eleştirmekten vazgeçmemi tavsiye etti. Bu arkadaş, benim
Almanya’dan dönüp, belki Türkiye’de bir üniversitede çalışma niyetinde olduğumu
biliyor.
“Ertuğrul Günay, kurulacak yeni bir AKP
hükümetinde önemli bir görev üstlenecek, tahminen bakan olacaktır. Sen yarın
Türkiye’de üniversitede çalışmak için başvurduğunda ona ihtiyacın olabilir. Ben
sana, eleştirel şeyler yazmaman, döneklik edebiyatı falan yapmaman tavsiyesinde
bulunurum.”
Yazıyı yazmada kararlı olduğumu anlayınca,
sizinle ilgili bazı bilgiler verdi, yorumlarda bulundu. Yukarıda sözünü
ettiğim, Marks’ın, >Din, halkın afyonudur!< sözünü, Ordu Lisesi’nde
çıkardığınız duvar gazetesinde yazmanız ve bu nedenle ifadenizin alınması,
hatta tutuklanmanızın sözkonusu edilmesi olayını o anlattı. Yine, Deniz
Gezmiş’lerle aynı dönemde okurken, sizin de, “Galata Kulesi’ne kızıl bayrak
çekenler” arasında olduğunuzu ondan duydum. Sosyal Demokrat kişilikte olduğunu
söyleyen ve egemen sisteme uyum içinde yaşayan bu tanıdık, sizin AKP’ye geçmenizi,
özellikle “Son şansıydı!” sözünü yineleyerek, şöyle yorumladı:
“Yıllardır uğraşıyor. CHP’ye genel başkan
olması bile sözkonusu edildi. Kendisinden yeteneksizler büyük yerlere geldiler.
Altmışına dayandı, hala bir türlü istediği yere ulaşamadı. Bu onun son
şansıydı. Bir dönem daha milletvekili olup, belki önemli bir mevkiye ulaşacak.
AKP’ye girmeseydi, başka hiçbir yerde yükselme şansı olamazdı.”
Sizinle ilgili olarak konuştuğum diğer birkaç
kişi, AKP’ye geçmenizin eleştirisini yapmaktan çok, CHP’nin ve Baykal’ın
eleştirisini yapmakla, sizin yıllardır yaşadığınız maduriyeti anlatmakla
doldurdular konuşma süremizi. Sanki, şöyle der gibiydiler:
“Ertuğrul Günay, kendisine CHP tarafından
yapılan haksızlıkların intikamını aldı. Onun gibi madur duruma düşürülen herkes,
aynı şeyi yapardı. Eline böyle bir fırsat geçmiş, bunu kim reddebilir ki?”
Evet, size hak veren bir “son şans!” deyimi
tekrarlanıp durdu bu konuşmalarda. “Yaptım, oldu!” veya, “Köşeyi dönmek”
deyimlerini anımsattı bu “son şans” kavramı bana. İşte halkımız bu acı durumda.
Acı, çünkü, bu tavır, toplumun bütünü açısından, havanda su dövmekle ve
hüsranla sonuçlanıyor. Acı, çünkü, her olguya, bir “şans” olup olmaması
açısından bakılıyor. Uzun soluklu, ilkesel bir duruş yok büyük çoğunlukta. Bu kitle,
şans gördüğü anda dalıyor, atlıyor, deniyor. Yeter ki, önünde, kendisine bir
fırsat nuru doğsun! Özel çıkarları sözkonusu olduğunda, hemen, bukelemunca bir
fikir değişimine uğrayabiliyor ve CHP ile AKP arasında bir fark olmadığını
düşünebiliyor. Ya ülke çıkarları, eşitlikçi ve antiemperyalist duruş ilkeleri?
Emeğe saygı? Vatanın “kan kaybetmesi”ne direniş? Çok sıkışınca cavap hazır:
“N’olacak yani, herkes almış malı götürüyor, vatanı ben mi kurtaracağım?” Ya
da, nalıncı keseri gibi hep kendine doğru yontulan, “kendine Müslüman”ca
maduriyet edebiyatı ve “demokratik açılımlar” söylemi...
En doyurucu konuşmalarımdan birini, Ordu’da
sosyal demokrasinin önemli simalarından bir aydınla gerçekleştirdim. Sizin
AKP’ye geçişinize başlangıçta çok üzülmüş. Hayal kırıklığından, uyuyamadığı
geceler olmuş. Ancak, şu andaki durumu farklı. Artık size hak veriyor.
Baykal’ın ve CHP’nin Ordu’da yaptığı hataları anlattı bana, uzun uzun. Sizin
uğradığınız haksızlıkları, sizinle birlikte yaşamış, hissetmiş. Sizin, demokrat
kişilikten ödün vermeyeceğinizden ve AKP içinde de, yıllardır savunduğunuz
görüşlerin sözcüsü olacağınızdan emin. Hatta, sizin, AKP’nin Cumhurbaşkanı
adayı olacağınızı bile öngörüyor. Onun anlattıklarında da, CHP ile AKP arasında
bir fark olmadığı tezi ağırlık taşıyordu. Oysa bu arkadaş, siz AKP’ye geçmeden
önce, böyle bir “aynı kefeye koyma”ya kesinlikle karşı gelirdi. Yakın arkadaşı
olarak sizin yaptığınız tercihi, birkaç gece süren uykusuzluktan sonra, nihayet
“rasyonalize” etmiş, haklı ve doğru görmeye başlamış. Hatta bu geçişin,
AKP’nin, kendisinin de eleştirdiği bazı konularda düzelmesine katkıda
bulunacağını söyledi... Dostça ilişki içinde olduğum bu arkadaşa, ben, AKP’nin
uluslararası ve milli politika alanlarında yaptığı büyük hatalardan söz edince,
o, bu hataların yıllardır CHP ve diğer partiler tarafından da yapıldığını
söyledi. Sizin AKP tercihinizi saygıyla karşıladığını yinelerken, konuyu benim
durumuma getirdi; benim, entellektüel özellikleri olan biri olarak ekmeğimi
Türkiye’de değil, Almanya’da kazanma tercihime de aynı saygıyla yaklaştığını
belirtti.
Konuştuklarımın birisi, “İnadına Baykalcı”
olduğunu söyledi. Ona göre Baykal büyük bir politikacıydı, çünkü, sizdeki,
AKP’ye geçmenizle sonuçlanan eğilimin farkına yıllar önceden varmıştı. Bu büyük
sezgi gücüyle, sizi zamanında dışlama uyanıklığını göstermişti.
Sizinle ilgili olarak telefonda konuştuğum
insanlar arasında, beni en etkileyen kişi, 70’li yıllarda sizin milletvekili
seçilmeniz için mücadele veren, sizin yaşlarınızda bir bayan. Bir akrabam
aracılığıyla Ordu’daki telefon numarasını edindim ve kendisini aradım. Hala
belli bir “devrimci” tavır sergilemeyi sürdürüyor. Çevresinde yardımsever
birisi olarak taktir edilen bu bayan,
bana, birinci mektubumda değindiğim, sizin, Genel İş işçileri tarafından,
sendikanın olduğu binanın penceresinden atılmanız teşebbüsünü de anlatan
kişidir.
Baştan başlayayım: Ona, sizin AKP’ye geçerek
büyük bir değişim örneği sergilediğinizi, bunu nasıl değerlendirdiğini sordum.
“Değişim” kavramını irdelemekle başladı konuşmasına:
“Ertuğrul Günay’ın AKP’ye geçmesinin bir
değişme örneği olduğu tezi yanlıştır. Kendisini ilk politik etkinliklerinden
beri tanırım. O hiç değişmemiştir, hep aynı kalmıştır. Onun AKP’ye geçmesini
değişmesine bağlayıp eleştirenler, onun daha önce sosyal demokrat, hatta
devrimci kişilik taşıdığını iddia etmiş oluyorlar. Bu tam bir yanılgıdır. O ne
dönmüştür, ne de değişmiştir. Bugün tarikatların, yeşil sermayenin güdümüne
girdi. Ben onlarca CHP’li tanıyorum, onlara da böyle bir teklif yapılsaydı,
onlar da ertesi gün AKP’ye geçerlerdi. Birçok politikacı, AKP’ye yurtdışından
gelen büyük sermeyenin ve desteğin kokusunu alıyor ve bu partiye geçmekte bir
sakınca görmüyor. Ordu’da son yıllarda kurulan tüm büyük işyerlerinin
arkasında, yeşil sermaye var. Hepsi çıkar peşinde, hepsi icazetini tarikat
liderlerinden alıyor. Türkiye’yi yöneten hükümetleri, Batı ülkelerinin kucağına
oturmuş tarikatlar yönetiyor. Bugün AKP’ye giren Ertuğrul Günay’ın, özde
onlardan farklı yanı olduğunu mu sanıyordunuz? Bakın size yıllar öncesinden bir
anımı anlatayım: Belediye işçileri, 1977’de Ertuğrul Günay’a açık destek verdi.
O zamanki Ordu Belediye Başkanı da, yine bizim desteğimizi alarak seçilen bir
CHP’liydi. 1977 veya 78 yılı. Toplu sözleşme süresi doldu, Belediye Başkanı,
yenilenmesine yanaşmıyor. Verilen sözler unutuldu. Belediye Başkanı, üç kuruş
verirse yeter düşüncesinde. Maaş aldığı halde çalışmayan insanlar olduğunu
söylüyor. Öyleyse iş ver! Araştırıldı, çalışmadığı halde maaş alan dört kişi
tesbit edildi. Görüldü ki, bunlar, partinin elemanları. Bütün gün boş
oturdukları odaya giren herkese ayakkabılarının altını gösterebilen insanlar.
Yani, Belediye Başkanı’nın söylediklerinde tutarlılık yok. Aracı olması için,
Ankara’dan Ertuğrul Günay’ı çağırdık. O, Belediye Başkanı’yla görüştükten
sonra, işçilere, >Şimdi sırası değil!< dedi ve birşey yapamayacağını
söyledi. Birbirlerinden icazet alarak seçildiklerinden, Ertuğrul Günay,
Belediye Başkanı’na karşı ağırlığını koyamadı. Kendi aralarındaki çıkar
ilişkileri ağır bastı. İşçiler onu, bacaklarından tutup kaldırdılar, pencereden
atacaklarken, .... Bey araya girdi ve, >Ne yapıyorsunuz?! Onun
dokunulmazlığı var, başınızı belaya sokmayın!< diyerek ellerinden aldı.
İsterseniz bu olayı birebir yaşayan, bu eyleme katılan kişiyle sizi
görüştürebilirim...”
Kendisine, CNN’deki programla ilgili
görüşlerini sordum. Şöyle dedi:
“Elini koyacak yer bulamadı. Bir zamanlar 6.
Filo’ya karşı çık, şimdi de tarikatlarla içiçe geçmiş bir partiyi savunmaya
çalış! Olacak iş mi?!”
*
Sayın Ertuğrul Günay: Ne gariptir. Gördüğünüz
gibi, benim rübailerim gibi, milletvekili olmanız için gece gündüz çalıştıkları
halde, kendilerini hayal kırıklığına uğrattığınız insanların anlattıkları da
peşinizi bırakmıyor...
Üslupta hatam oluyorsa, kusuruma bakmayın.
Gerçi bunlar benim kalemimden çıkıyor, ama, bunları yazmam da bana sanki –
bilmiyorum, sizin de belki bir zamanlar çok kullandığınız bu deyim yerinde mi?
– “tarihsel bir zorunluluk” olarak görünüyor...
Eklenti:
Sayın Ertuğrul Günay. Şimdi Alman Resmi Televizyon
Kanalı ZDF’te Türkiye’yle ilgili bir
program seyrettim. Müthiş bir şekilde AKP savunuldu. Türk Askeri yerden yere
vuruldu. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gerçek demokratlarmış gibi gösterildi.
Aklımdan şüphe ettim. Türkiye’deki tartışmanın, oturmuş demokrasilerdeki
iktidar kavgasına benzemediğini, kavganın, halkın desteğini almış olan bir halk
partisiyle (AKP kastediliyor) onu engellemeye çalışan, devletin önemli
kademelerini hala işgal eden askeri ve bürokrat cumhuriyet seçkinleri arasında
geçtiğini söylediler. Bu kavganın kökünün, ta cumhuriyetin kurulmasına kadar
gittiğini iddia ettiler. Onlara göre Mustafa Kemal hareketi, halka karşı
seçkinci bir hareketti...
Nasıl da Alman resmi ve gayri resmi kanalları
AKP ile aynı şeyleri savunuyorlar! Mayıs 2007 başlarında, aynı AKP
savunuculuğunu, (2005 yılında Berlin’de Tayyip Erdoğan’a Quadriga ödülünü
veren) eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder de yaptı...
Ben 25 yıldır Almanya’da yaşıyorum, burada
yaşayan Türklerle ilgili sürekli dışlayıcı kanunlar çıkarılan Almanya’da,
herhangi bir politikacının Atatürk’ü, cumhuriyetin kazanımlarını, Türkiye’nin
aydınlanmacı yüzünü savunduğunu görmedim. Burada hemen hemen tüm entellerin ve
politikacıların yaptığı, bir yandan baslenen PKK’cılık, Kaplancılık, Milli Görüş’çülük,
türbancılık, Fethullahçılık... vb. nedeniyle Türkiye’yi eleştirmektir.
Laik ve üniter Türkiye Cumhuriyeti’nin ne
kadar düsmanı varsa, AKP’yi desteklemektedir. Siz hiç emperyalizmin maddi
çıkarı olmadan, demokrasi, hukuk, insan hakları veya ahlak adına herhangi bir
(azgelişmiş) ülkeyi desteklediğini duydunuz mu?
25 yıldır Almanya’da bulunan biri olarak, ben,
ne yazık ki buralarda böyle bir şey duymadım, yaşamadım...
|