Giriş notu: Bu mektuplar, 22
Temmuz seçim sürecinde yazıldı. Araya yaz tatili girdiği için yayınlanması
bugüne kaldı.
Bazı dostların uyarılarından hareketle, önce,
bu uzunca yazıyı birkaç parçaya bölerek yayınlatmayı düşündüm. Bunun gerekçesi,
Türk insanının uzun yazı okuma alışkanlığı olmadığı teziydi. Bu, temelsiz bir
önyargıdır.
I. Mektup/ 17.07.2007/ Hannover
Sayın Ertuğrul Günay,
AKP’ye girmenizden önce size böyle bir mektup
yazmış olsaydım, herhalde „Sevgili Ertuğrul Günay“ diye hitap ederdim. Şu
andaki politik ve ideolojik tercihinizle aramıza soğuk bir sınır çekmiş
oldunuz, bu nedenle size, “Sayın” demeyi tercih ediyorum.
Ben de sizin gibi Orduluyum. Siz, CHP Ordu İl
Başkanı, “aydın, ilerici, sosyalist” bir avukat ve nihayet meclisteki en genç
milletvekili iken, ben, sizin sekiz yıl kadar önce bitirdiğiniz Ordu Lisesi’ne
gidiyor ve birçok “solcu” genç gibi, etkinliklerinizi hayranlıkla takip
ediyordum...
AKP’ye girmenizden önce, CHP içindeki
mücadeleniz de bende büyük bir sempati uyandırmaktaydı.
25 yılı aşkın süredir yurt dışında yaşıyor
olsam da, yıllardır, CHP’nin (yani Deniz Baykal’ın) en azından Ordu’daki
milletvekili tercihlerinden haberdarım. Bu tercihlerde, gerçekten “demokrat” ve
“halkçı” olmanın değil, feodal ilişkilerin ve devletin imkanlarıyla edinilmiş
maddi gücün belirleyici rol oynadığını izliyor, uzaktan size hak veriyor,
mücadelenizde başarılar diliyordum.
Sizi, en son 2005 yazında, Ordu’da,
Fidangör’de görmüştüm. Kendimi tanıttım. CHP’den kopma sürecindeki ve
sonrasındaki onurlu mücadelenizi taktir ettiğimi belirttim. Memnun oldunuz.
Ortak tanıdıklarımızla biraraya gelip sohbet etme önerimi sıcak karşıladınız,
ancak, ertesi gün yurt dışından gelecek olan bir yakınınızı almaya gitmek üzere
Ordu’dan ayrılacağınızı söylediniz. Sizin tekrar Ordu’ya geleceğiniz tarihte
de, benim Almanya’da, buradaki işimde (Hannover’de Türkçe öğretmeni olarak
çalışıyorum) olmam gerekiyordu. İki üç dakikalık sohbet sonrasında vedalaşarak
ayrıldık.
Daha sonra sizi, televizyonda, önce Tayyip
Erdoğan’ın yeni “transferlerini” tanıttığı toplantıda, sonra da, 11.07.2007
gecesi, başka parti temsilcisiyle çıktığınız Mithat Bereket’in “Manşet” adlı
programında izledim.
CNN’de ortaya attığınız temel görüşler (ki
benzer şeyleri Tayyip Erdoğan’ın önünde de söylemiştiniz) – toparlarsak –
şunlardı:
“AKP, içinde bulunduğumuz günlerde,
demokrasinin korunması yolunda en doğru adrestir. Ekonomik ve toplumsal gelişme
ancak demokrasi içinde sağlanabilir. AKP, sosyal devlet ve demokrasiyi en iyi
savunan bir partidir. Dışlanmışlardan, ötekileştirilmişlerdan ve toplumun her
kesiminde oy alan tek partidir. AKP, 22 Temmuz seçimlerinde de oy patlaması ve
büyük bir çoğunluk sağlayarak iktidara gelecektir. Şu anda Türkiye’de 12 Mart
sürecine benzer bir süreç yaşanmaktadır. Bu sürecin karşısında duran AKP,
demokrasinin, sosyal devletin ve gelişmeci toplumsal hareketin adıdır...”
Program basladıktan kısa bir süre sonra,
“Manşet”e, size iletilmesi ricasıyla bir mail gönderdim. Şunları yazdım:
“Sayın Günay,
- Ordu Lisesi’nde okurken, çıkardığınız Duvar Gazetesi’nde, “Din
halkın afyonudur!” diye bir ifade kullandığınız ve bu nedenle ifadenizin
alındığı, tutuklanmanızın sözkonusu oldugu doğru mu?
- Milletvekili seçildikten sonra, sizin seçilmeniz için uğraşan
belediye işçilerinin, kendilerinin kadrolu hale getirilmesi isteğiyle
ilgilenmediğiniz gerekçesiyle, sizi sendika binasının penceresinden atmaya
teşebbüs ettikleri doğru mu?
Bu soruları, sizin hakkınızda hazırlamakta
olduğum, internette de yayınlanacak olan bir yazım için yöneltiyorum. Yanlış
şeyler yazmış olmamak için. (Bu arada, ben de Orduluyum ve sizi de biraz
tanıyorum).
Saygılar
Mehmet Şekeroğlu”.
Mektubumun, program yetkilileri tarafından
size verildiğini düşünüyorum. Belki mail adresime sizden bir cevap gelebilir
diye umutlandım bir süre. Hatta şöyle dedim kendime: “Eğer Ertuğrul Günay
kendisine yöneltilen eleştirileri ve beni ciddiye alıp, cevap verirse, ona bu
‘açık mektup’u yazmaktan vazgeçeceğim! O zaman bana, kendisine ‘yolunuz açık olsun!’
demekten başka birşey düşmez!”
Ama cevap vermediniz ve ben buna şaşırmadım.
Bu tavrınız bana, Ankara’daki üniversite öğrenciliği yıllarımda, Ordulu bir
arkadaşımla “iş takibi” için gittiğimiz tanınmış bir CHP milletvekilini
hatırlattı. Arkadaşımla aralarında uzaktan akrabalık bağı vardı. Bizi evine
aldı. Bir yandan arkadasımın derdini dinlerken, diğer yandan da kendisine,
akrabalarının veya seçmenlerinin gönderdiği mektupları ayırıyordu. Onlarca
mektuptan sadece birkaç tanesini açtı. Diğerlerini, “gönderen” bölümünü
okumakla yetinerek, açmadan ardarda yırtıp çöpe attı...
Bu mektubu “Manşet” adlı programdan altı gün
sonra yazıyorum ve artık sizden cevap geleceğine dair umudum yok. Aslında sizin
bana cevap vermeyeceğiniz fikrine, daha o program sırasında, sizinle ilgili iki
gözlemim aracılığıyla varmıştım. Birincisi:
Partinizi eleştiren DYP adayı Nevval Sevindi konuşurken, vücut dilinize dikkat
ettim ve bu dili, son derece “erkekçe”, yani otoriter buldum. O konuşurken
saatinize baktınız, elinizi pantalonunuzun cebine sokup çıkardınız. Oysa Bayan
Sevindi, konuşmasını hiç de uzatmamıştı. Siz saatinize bakarken, onun
söylediklerini zaten bildiğiniz, dolayısıyla sıkıcı bulduğunuz sinyalini
veriyordunuz. Elinizi pantolonunuzun cebine sokup çıkarmanızın analizini, vücut
dili çözümlemecilerine bırakıyorum. Şu kadarını söyleyeyim: Ellerinizi koyacak
yer bulamamanız, onları rahatça göstermekten kaçmanız, içinde bulunduğunuz
durumdan hiç de öyle memnun olmadığınızı düşündürdü bana. İkincisi: Orada şöyle bir iddiada bulundunuz: “AK Parti, kendisiyle
rakip olan partinin iki kat fazlası oy alacak ve tek başına iktidar olacak.”
Bu müthiş abartmanız, bana son derece itici
geldi. Tanrı Türkiye’yi bu tahmininizin gerçekleşmesinden korusun!
*
İçimden geçeni burada açıkça belirtme
isteğinde olduğumdan, size, durumunuzda beni şaşırtan ve biraz da üzen iki
konuya değinmeden edemeyeceğim! (Bu, açık da olsa, bir mektup. Mektupta,
insanlar, düşündükleriyle hissettiklerini tümüyle olmasa da, ona en yakın
şekilde yansıtabilmeli).
Bana sizin durumunuzda şaşkınlık ve biraz da
acı veren nedir?
İki husus:
Birincisi, ortalama insandaki genel zaafı sizde de görüyor olmam: Oysa,
AKP’ye geçmenizden önce, siz, muhakeme yeteneğine ve bilgi birikimine çok değer
verdiğim biriydiniz: İnsanlar, girdikleri menfaat ilişkileri nedeniyle, dünyayı
doğru algılama yetilerini kaybediyorlar. Buna, ben, “ideolojik körleşme”
diyorum. Dünyaya, olgulara, geleceğe, girdikleri çıkar ilişkilerinin
penceresinden bakıyorlar ve dolayısıyla perspektifleri, sadece o pencereyle
(bunun bilimsel jargondaki adı “paradigma”dır) sınırlı kalıyor. Sizde de bunu
görmek bana şaşkınlık ve acı veriyor.
Bana sizin durumunuzda acı veren ikinci husus da şu: Yıllardan beri, her
Türk vatandaşı gibi ben de, Türkiye’nin, bu denli büyük tarih, insan ve doğal
kaynakları olmasına karşın neden havanda su dövülen bir coğrafya olduğunu sorar
dururum kendime. Bunun, şimdi burada üzerinde duramayacağımız birçok tarihsel
ve toplumsal nedeni var. Bunların içinde, sizin AKP’ye geçmenizi de açıklayabilecek
bir olgu olarak hep aklıma takılan kavram, “aydın ihaneti”dir. (Bu kavramı ilk
defa, 1925 yılında, Julian Benda, “Aydınların İhaneti” adlı kitabında
kullanıyor).
Bazıları bu olguyu “döneklik” kavramıyla ifade
ediyor. Ben, “aydın ihaneti” kavramını tercih ediyorum.
Sizin, çıkar ilişkileri nedeniyle ideolojik
körleşmeye tutulmuş, dolayısıyla “aydın ihaneti” içinde olan biri olduğunuzu
düşündüğümü söylemek zorundayım. Bu acı durumun, sadece, AKP’ye geçmenizle ilgili bir olgu olmadığını
da biliyorum. Bir insan, onlarca yıl, “sol” hatta “komünist” adı altında bir
partide faaliyet gösterdiği halde, böylesine bir aydın ihanetinin içinde
olabilir.
Diyeceksiniz ki, “İhanetin ölçüsü nedir? Ben
AKP’ye geçmiş olmakla Türkiye’deki demokrasinin önünü açmakta, ötekileştirme
çabalarına karşı gelmekteyim. Asıl ihanet içinde olanlar, demokratik
açılımların önünü tıkayanlardır!..”
Bence siz, AKP’ye girmekle demokratikleşmenin
değil, Türkiye’nin emperyalizmin elinde tamamen oyuncak hale getirilme
olasılığının önünü açıyorsunuz. Bana göre, bu, AKP açısından vatana ihanet,
sizin açınızdan bu bir “aydın ihaneti”dir.
Aslında, siz, 12 mart sürecinden falan söz
ederken, askeriyenin AKP’ye, özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahalesinden
söz ediyor, bunu açıkça ifade edemiyorsunuz. Açık konuşalım. Abdullah Gül’ün
birkaç sene önce Laiklik konusunda söylediklerini siz hazmedebiliyor musunuz?
“Değiştim!” diyor Sayın Gül. İnsan karakterini, öyle gömlek değiştirir gibi
değiştiremez. Üstelik, oraya kadar getirildikten sonra değişmek istese de
değiştirmezler. İrrasyonel, şeriatçı güdüleri kullanılarak, emperyalizmin
cenderesindeki tarikatlarca bir yerlere getirilenler, tarikatların ve
emperyalizmin kendisinden beklediğini yapmazlarsa, çabucak “delikten”
süpürülürler, yerine, ellerinden tuttukları başka birini getirirler.
Artık Lozan’ın tartışıldığı, Sevr’in tekrar
hortlatılmak istendiği bir dönemde yaşıyoruz.
Nasıl ki, bugün, “dış güdümlü” bir entel,
“Küreselleşme çağında Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir
ülkedir” (Cüneyt Ülsever) diyebilmektedir. Onu güdenler de, “Türkiye’nin etnik
ve dinsel yapısı, dış politikası, Türkiye’deki seçimlerde kimin kazanacağı,
Türkiye’de kimin Cumhurbaşkanı olması gerektiği, Türk halkına ve Türk askerine
bırakılmayacak kadar önemlidir. Akla gelebilecek veya gelemeyecek her çeşit oyunu
oynayarak ve yardımda bulunarak, AKP’nin tekrar iktidara gelmesini ve antilaik
güdüleri olan Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamalıyız” diye
düşünmekteler.
Bu tezlerimi kabul etmeyeceğinizi biliyorum.
Olsun. Bu, bir, “dünyayı algılama” meselesidir. Ben, yıllardır Almanya’da
yaşayan bir Türk olarak, Alman demokratlarının büyük çoğunluğunun ırkçı
güdüleri olduğunu iliklerime kadar hissetmeme karşın, bunun böyle olduğunu
onlara kabul ettirme “yeteneğine” sahip değilim. (Hatta bu konuda, Türkçe bir
kitap da yazdım). Alman entelleri, bambaşka bir algılama, benimkinden başka bir
“normallik” (common sense) içindeler. Alman demokratlarının önemli bir kısmı,
burada aşağılanan Türklerin eşitliği için uğraşmadıklarından, tam tersine bu
eşitliği engellediklerinden dolayı; AKP ise, bilerek veya bilmeyerek,
Türkiye’deki ulus devleti tasviye etme amacındaki emperyalizmle işbirliği
içinde olduğu için “ihanet” içindedir.
“Herkes karşısındakini ihanetle suçlayabildiğine
göre, ihanetin ölçüsü nedir?” sorusuna dönersek:
İhanetin mihenk taşı, emeğe ihanettir. Müsade
ederseniz, bu tezimi, “İhanet ve Emek” başlıklı bir yazımdan alıntı yaparak
ortaya sereyim:
“Bana göre asıl ihanet, ‘emek’ kavramıyla
doğrudan ilişkilidir. Beni kendinle aynı dine, aynı ırka, aynı tabuya, aynı
ataerkil veya geleneksel-kültürel yaptırımlara zorlanmaya hakkın yok. Çünkü, ben farklı bir dini inanca
sahipsem, veya farklı bir etnik kökenden geliyorsam, sen bundan rahatsız olma
hakkına sahip değilsin. Yaşadığımız ortak vatan için ortak sorumluluk ve
fedakarlık sözkonusu olmadığı sürece, benim bireysel özgürlüklerim, “cemaat
kuralları”ndan önce gelir. Demokrasiler, bu özgürlükleri, kendi varlıklarının
özüyle de ilgili olan Üniterlik ve Laiklik ilkeleri sayesinde garanti altına
alabilmektedirler. (Türk demokrasisini ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni
hazmedemeyen emperyalist güçlerin, globalleşme/ posmodernlik çağında, ekonomik
alandaki işbirlikçileri/ vatan hainleri yanısıra, Üniter yapıyı yıkmak için
etnikçi – örneğin Kürtçü – ve Laik yapıyı yıkmak için de dinci – şeriatçı – vatan hainlerini de kullanmaları tesadüf değildir).
Demek ki asıl ihanet, senin beni sömürmende,
vatanı veya beni sömürenlere taşeronluk etmende, işbirlikçilik yapmandadır.
(Veya tersi!). Seni veya yaşadığımız ortak vatanı (onun doğal ve insani
kaynaklarını) sömürüyorsam veya sömürtüyorsam, beni bu sömürü ilişkilerinden
vazgeçmeye zorlamaya hakkın vardır. Bu durumda bana, ortak vatan, emek ve
insanlık adına tepki gösterebilir ve ‘vatana, emeğe ve insanlığa ihanet
ediyorsun!’ diyebilirsin. Aynı şeyi ben de sana söyleyebilirim.” (Yazının tümü
için bakınız:
http://www.turkpolitika.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=2338
).
Ben, AKP’nin – belki birçok AKP’linin
bilincinde olmadığı bir şekilde, veya, “Böyle gelmiş böyle gider, dünyayı ben
mi düzelteceğim, n’olacak canım!” tavrıyla – emperyalizmle işbirliğine giren,
bu bağlamda, “emek” ve „sömürü“ konularında hassasiyet göstermekten çok uzak
bir parti olduğunu düşünüyorum. Bu işbirlikçiliğin, dolayısıyla “ihanet”in
ekonomik ve toplumsal örneklerini burada tekrarlamak istemiyorum. Bunları
çoğunu körler bile görüyor, bilen biliyor. Ama, bir AKP’li olarak dünyayı
algılama biçiminiz farklı olduğundan, siz (de), benim vereceğim hatta sayısal
örnekleri bile “rasyonalize” edeceksiniz. Siz, böyle durumlardaki tipik
tepkiyle, bin dereden su getirerek, AKP’nin ve sizin oraya geçmenizin neden
vatan ve millet için hayırlı olduğunu anlatacaksınız. Bu söyleminizde,
bildiğimiz tipik ideolojik tavır hakim olacak: CHP’nin yaptığı haksızlıkları
anlatacaksınız; diğer partilerin (de) 57 yıldır hiçbir şey yapmadığını falan
söyleyeceksiniz; AKP’nin herkesi kucakladığından, ama, demokrasi dışı güçler
tarafından sürekli önünün kesilmek istendiğinden bahsedeceksiniz... Yine
diyeceksiniz ki: “ABD veya AB’yle aynı – veya benzer – işbirliğini 1950’den
beri diğer partiler yapmadı mı? CHP’nin milletvekillerinin önemli bir kısmı da,
emeğe saygısı olmayan, emperyalizme karşı tavır alabilecek ne duygusal, ne de
bilgisel donanım taşımayan insanlardan oluşmaktadır. Türkiye’deki demokrasinin
gelişmesi açısından, AKP, CHP’den daha ileridedir! AKP, sosyal devleti ve
demokrasiyi en iyi savunan bir partidir. Dışlanmışlardan,
ötekileştirilmişlerden ve toplumun her kesiminden oy alan tek partidir...”
Ben, bunun kesinlikle böyle olmadığı
fikrindeyim. Tersine, “Ötekileştirilme” kavramının da, AKP’nin uluslararası
veya “tarikat”tan danışmanların tavsiyesiyle, Türk halkında olduğu düşünülen
mazohistçe veya arabeskçe eğilimleri kaşımak için girişilen maduriyet
edebiyatının bir uzantısı olduğuna inanıyorum. Halk, “ötekileştirme” eğilimlisi
olsa, 2002 seçimlerinde AKP’yi iktidara getiririr miydi? Bu kavramla, AKP’yi
eleştiren herkesi kastediyorsanız, farkında olmadan siz de o eleştirenleri
ötekileştirmiyor musunuz?
Bu mektubumu, Nazım Hikmet’in “Vatan Haini”
adlı şiirinin bir bölümünü şöyle değiştirerek bitireceğim:
“Evet, ben ötekileştiriyorum, siz
ötekileştirmiyorsunuz,
Ötekileştirmek, >Babalar gibi
satmanız
Gemilerinizden söz etmekse ötekileştirmek,
Ötekileştirmek aç bıraktığınız insanlara
sadaka vermenizi eleştirmekse,
Ötekileştirmek, soğukta it gibi titreyenlerden,
Bodrum katı imalathanelerinde karın tokluğuna
çalışanlardan,
Ağalarınızın tırnaklarından,
Ödeneklerinizden, maaşlarınızdan,
İçine düştüğünüz tarikat çukurundan,
Amerikan çuvalına boyun eğmenizden söz
etmekse,
Girdiğiniz partinin korkmuş karanlığından kurtulmak
istemekse ötekileştirmek,
Ben sizi ötekileştiriyorum.
Konuşun, her akşam çıkarıldığınız TV
programlarında, maduriyet ağlamasıyla:
Nazım Hikmet’in dostları ötekileştirmeye devam
ediyor hala.”
|