Ertuğrul Günay'a 7 Açık Mektup - I.Mektup
Tarih: 04-09-2007 14:06


Giriş notu: Bu mektuplar, 22 Temmuz seçim sürecinde yazıldı. Araya yaz tatili girdiği için yayınlanması bugüne kaldı.

Bazı dostların uyarılarından hareketle, önce, bu uzunca yazıyı birkaç parçaya bölerek yayınlatmayı düşündüm. Bunun gerekçesi, Türk insanının uzun yazı okuma alışkanlığı olmadığı teziydi. Bu, temelsiz bir önyargıdır.

I. Mektup/ 17.07.2007/ Hannover

Sayın Ertuğrul Günay,

AKP’ye girmenizden önce size böyle bir mektup yazmış olsaydım, herhalde „Sevgili Ertuğrul Günay“ diye hitap ederdim. Şu andaki politik ve ideolojik tercihinizle aramıza soğuk bir sınır çekmiş oldunuz, bu nedenle size, “Sayın” demeyi tercih ediyorum.

Ben de sizin gibi Orduluyum. Siz, CHP Ordu İl Başkanı, “aydın, ilerici, sosyalist” bir avukat ve nihayet meclisteki en genç milletvekili iken, ben, sizin sekiz yıl kadar önce bitirdiğiniz Ordu Lisesi’ne gidiyor ve birçok “solcu” genç gibi, etkinliklerinizi hayranlıkla takip ediyordum...

AKP’ye girmenizden önce, CHP içindeki mücadeleniz de bende büyük bir sempati uyandırmaktaydı.

25 yılı aşkın süredir yurt dışında yaşıyor olsam da, yıllardır, CHP’nin (yani Deniz Baykal’ın) en azından Ordu’daki milletvekili tercihlerinden haberdarım. Bu tercihlerde, gerçekten “demokrat” ve “halkçı” olmanın değil, feodal ilişkilerin ve devletin imkanlarıyla edinilmiş maddi gücün belirleyici rol oynadığını izliyor, uzaktan size hak veriyor, mücadelenizde başarılar diliyordum.

Sizi, en son 2005 yazında, Ordu’da, Fidangör’de görmüştüm. Kendimi tanıttım. CHP’den kopma sürecindeki ve sonrasındaki onurlu mücadelenizi taktir ettiğimi belirttim. Memnun oldunuz. Ortak tanıdıklarımızla biraraya gelip sohbet etme önerimi sıcak karşıladınız, ancak, ertesi gün yurt dışından gelecek olan bir yakınınızı almaya gitmek üzere Ordu’dan ayrılacağınızı söylediniz. Sizin tekrar Ordu’ya geleceğiniz tarihte de, benim Almanya’da, buradaki işimde (Hannover’de Türkçe öğretmeni olarak çalışıyorum) olmam gerekiyordu. İki üç dakikalık sohbet sonrasında vedalaşarak ayrıldık.

Daha sonra sizi, televizyonda, önce Tayyip Erdoğan’ın yeni “transferlerini” tanıttığı toplantıda, sonra da, 11.07.2007 gecesi, başka parti temsilcisiyle çıktığınız Mithat Bereket’in “Manşet” adlı programında izledim.

CNN’de ortaya attığınız temel görüşler (ki benzer şeyleri Tayyip Erdoğan’ın önünde de söylemiştiniz) – toparlarsak – şunlardı:

“AKP, içinde bulunduğumuz günlerde, demokrasinin korunması yolunda en doğru adrestir. Ekonomik ve toplumsal gelişme ancak demokrasi içinde sağlanabilir. AKP, sosyal devlet ve demokrasiyi en iyi savunan bir partidir. Dışlanmışlardan, ötekileştirilmişlerdan ve toplumun her kesiminde oy alan tek partidir. AKP, 22 Temmuz seçimlerinde de oy patlaması ve büyük bir çoğunluk sağlayarak iktidara gelecektir. Şu anda Türkiye’de 12 Mart sürecine benzer bir süreç yaşanmaktadır. Bu sürecin karşısında duran AKP, demokrasinin, sosyal devletin ve gelişmeci toplumsal hareketin adıdır...”

Program basladıktan kısa bir süre sonra, “Manşet”e, size iletilmesi ricasıyla bir mail gönderdim. Şunları yazdım:

“Sayın Günay,

  1. Ordu Lisesi’nde okurken, çıkardığınız Duvar Gazetesi’nde, “Din halkın afyonudur!” diye bir ifade kullandığınız ve bu nedenle ifadenizin alındığı, tutuklanmanızın sözkonusu oldugu doğru mu?
  2. Milletvekili seçildikten sonra, sizin seçilmeniz için uğraşan belediye işçilerinin, kendilerinin kadrolu hale getirilmesi isteğiyle ilgilenmediğiniz gerekçesiyle, sizi sendika binasının penceresinden atmaya teşebbüs ettikleri doğru mu?

Bu soruları, sizin hakkınızda hazırlamakta olduğum, internette de yayınlanacak olan bir yazım için yöneltiyorum. Yanlış şeyler yazmış olmamak için. (Bu arada, ben de Orduluyum ve sizi de biraz tanıyorum).

Saygılar

Mehmet Şekeroğlu”.

Mektubumun, program yetkilileri tarafından size verildiğini düşünüyorum. Belki mail adresime sizden bir cevap gelebilir diye umutlandım bir süre. Hatta şöyle dedim kendime: “Eğer Ertuğrul Günay kendisine yöneltilen eleştirileri ve beni ciddiye alıp, cevap verirse, ona bu ‘açık mektup’u yazmaktan vazgeçeceğim! O zaman bana, kendisine ‘yolunuz açık olsun!’ demekten başka birşey düşmez!”

Ama cevap vermediniz ve ben buna şaşırmadım. Bu tavrınız bana, Ankara’daki üniversite öğrenciliği yıllarımda, Ordulu bir arkadaşımla “iş takibi” için gittiğimiz tanınmış bir CHP milletvekilini hatırlattı. Arkadaşımla aralarında uzaktan akrabalık bağı vardı. Bizi evine aldı. Bir yandan arkadasımın derdini dinlerken, diğer yandan da kendisine, akrabalarının veya seçmenlerinin gönderdiği mektupları ayırıyordu. Onlarca mektuptan sadece birkaç tanesini açtı. Diğerlerini, “gönderen” bölümünü okumakla yetinerek, açmadan ardarda yırtıp çöpe attı...

Bu mektubu “Manşet” adlı programdan altı gün sonra yazıyorum ve artık sizden cevap geleceğine dair umudum yok. Aslında sizin bana cevap vermeyeceğiniz fikrine, daha o program sırasında, sizinle ilgili iki gözlemim aracılığıyla varmıştım. Birincisi: Partinizi eleştiren DYP adayı Nevval Sevindi konuşurken, vücut dilinize dikkat ettim ve bu dili, son derece “erkekçe”, yani otoriter buldum. O konuşurken saatinize baktınız, elinizi pantalonunuzun cebine sokup çıkardınız. Oysa Bayan Sevindi, konuşmasını hiç de uzatmamıştı. Siz saatinize bakarken, onun söylediklerini zaten bildiğiniz, dolayısıyla sıkıcı bulduğunuz sinyalini veriyordunuz. Elinizi pantolonunuzun cebine sokup çıkarmanızın analizini, vücut dili çözümlemecilerine bırakıyorum. Şu kadarını söyleyeyim: Ellerinizi koyacak yer bulamamanız, onları rahatça göstermekten kaçmanız, içinde bulunduğunuz durumdan hiç de öyle memnun olmadığınızı düşündürdü bana. İkincisi: Orada şöyle bir iddiada bulundunuz: “AK Parti, kendisiyle rakip olan partinin iki kat fazlası oy alacak ve tek başına iktidar olacak.”

Bu müthiş abartmanız, bana son derece itici geldi. Tanrı Türkiye’yi bu tahmininizin gerçekleşmesinden korusun!

*

İçimden geçeni burada açıkça belirtme isteğinde olduğumdan, size, durumunuzda beni şaşırtan ve biraz da üzen iki konuya değinmeden edemeyeceğim! (Bu, açık da olsa, bir mektup. Mektupta, insanlar, düşündükleriyle hissettiklerini tümüyle olmasa da, ona en yakın şekilde yansıtabilmeli).

Bana sizin durumunuzda şaşkınlık ve biraz da acı veren nedir?

İki husus: Birincisi, ortalama insandaki genel zaafı sizde de görüyor olmam: Oysa, AKP’ye geçmenizden önce, siz, muhakeme yeteneğine ve bilgi birikimine çok değer verdiğim biriydiniz: İnsanlar, girdikleri menfaat ilişkileri nedeniyle, dünyayı doğru algılama yetilerini kaybediyorlar. Buna, ben, “ideolojik körleşme” diyorum. Dünyaya, olgulara, geleceğe, girdikleri çıkar ilişkilerinin penceresinden bakıyorlar ve dolayısıyla perspektifleri, sadece o pencereyle (bunun bilimsel jargondaki adı “paradigma”dır) sınırlı kalıyor. Sizde de bunu görmek bana şaşkınlık ve acı veriyor.

Bana sizin durumunuzda acı veren ikinci husus da şu: Yıllardan beri, her Türk vatandaşı gibi ben de, Türkiye’nin, bu denli büyük tarih, insan ve doğal kaynakları olmasına karşın neden havanda su dövülen bir coğrafya olduğunu sorar dururum kendime. Bunun, şimdi burada üzerinde duramayacağımız birçok tarihsel ve toplumsal nedeni var. Bunların içinde, sizin AKP’ye geçmenizi de açıklayabilecek bir olgu olarak hep aklıma takılan kavram, “aydın ihaneti”dir. (Bu kavramı ilk defa, 1925 yılında, Julian Benda, “Aydınların İhaneti” adlı kitabında kullanıyor).

Bazıları bu olguyu “döneklik” kavramıyla ifade ediyor. Ben, “aydın ihaneti” kavramını tercih ediyorum.

Sizin, çıkar ilişkileri nedeniyle ideolojik körleşmeye tutulmuş, dolayısıyla “aydın ihaneti” içinde olan biri olduğunuzu düşündüğümü söylemek zorundayım. Bu acı durumun, sadece, AKP’ye geçmenizle ilgili bir olgu olmadığını da biliyorum. Bir insan, onlarca yıl, “sol” hatta “komünist” adı altında bir partide faaliyet gösterdiği halde, böylesine bir aydın ihanetinin içinde olabilir.

Diyeceksiniz ki, “İhanetin ölçüsü nedir? Ben AKP’ye geçmiş olmakla Türkiye’deki demokrasinin önünü açmakta, ötekileştirme çabalarına karşı gelmekteyim. Asıl ihanet içinde olanlar, demokratik açılımların önünü tıkayanlardır!..”

Bence siz, AKP’ye girmekle demokratikleşmenin değil, Türkiye’nin emperyalizmin elinde tamamen oyuncak hale getirilme olasılığının önünü açıyorsunuz. Bana göre, bu, AKP açısından vatana ihanet, sizin açınızdan bu bir “aydın ihaneti”dir.

Aslında, siz, 12 mart sürecinden falan söz ederken, askeriyenin AKP’ye, özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahalesinden söz ediyor, bunu açıkça ifade edemiyorsunuz. Açık konuşalım. Abdullah Gül’ün birkaç sene önce Laiklik konusunda söylediklerini siz hazmedebiliyor musunuz? “Değiştim!” diyor Sayın Gül. İnsan karakterini, öyle gömlek değiştirir gibi değiştiremez. Üstelik, oraya kadar getirildikten sonra değişmek istese de değiştirmezler. İrrasyonel, şeriatçı güdüleri kullanılarak, emperyalizmin cenderesindeki tarikatlarca bir yerlere getirilenler, tarikatların ve emperyalizmin kendisinden beklediğini yapmazlarsa, çabucak “delikten” süpürülürler, yerine, ellerinden tuttukları başka birini getirirler.

Artık Lozan’ın tartışıldığı, Sevr’in tekrar hortlatılmak istendiği bir dönemde yaşıyoruz.

Nasıl ki, bugün, “dış güdümlü” bir entel, “Küreselleşme çağında Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir” (Cüneyt Ülsever) diyebilmektedir. Onu güdenler de, “Türkiye’nin etnik ve dinsel yapısı, dış politikası, Türkiye’deki seçimlerde kimin kazanacağı, Türkiye’de kimin Cumhurbaşkanı olması gerektiği, Türk halkına ve Türk askerine bırakılmayacak kadar önemlidir. Akla gelebilecek veya gelemeyecek her çeşit oyunu oynayarak ve yardımda bulunarak, AKP’nin tekrar iktidara gelmesini ve antilaik güdüleri olan Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamalıyız” diye düşünmekteler.

Bu tezlerimi kabul etmeyeceğinizi biliyorum. Olsun. Bu, bir, “dünyayı algılama” meselesidir. Ben, yıllardır Almanya’da yaşayan bir Türk olarak, Alman demokratlarının büyük çoğunluğunun ırkçı güdüleri olduğunu iliklerime kadar hissetmeme karşın, bunun böyle olduğunu onlara kabul ettirme “yeteneğine” sahip değilim. (Hatta bu konuda, Türkçe bir kitap da yazdım). Alman entelleri, bambaşka bir algılama, benimkinden başka bir “normallik” (common sense) içindeler. Alman demokratlarının önemli bir kısmı, burada aşağılanan Türklerin eşitliği için uğraşmadıklarından, tam tersine bu eşitliği engellediklerinden dolayı; AKP ise, bilerek veya bilmeyerek, Türkiye’deki ulus devleti tasviye etme amacındaki emperyalizmle işbirliği içinde olduğu için “ihanet” içindedir.

“Herkes karşısındakini ihanetle suçlayabildiğine göre, ihanetin ölçüsü nedir?” sorusuna dönersek:

İhanetin mihenk taşı, emeğe ihanettir. Müsade ederseniz, bu tezimi, “İhanet ve Emek” başlıklı bir yazımdan alıntı yaparak ortaya sereyim:

“Bana göre asıl ihanet, ‘emek’ kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Beni kendinle aynı dine, aynı ırka, aynı tabuya, aynı ataerkil veya geleneksel-kültürel yaptırımlara zorlanmaya hakkın yok. Çünkü, ben farklı bir dini inanca sahipsem, veya farklı bir etnik kökenden geliyorsam, sen bundan rahatsız olma hakkına sahip değilsin. Yaşadığımız ortak vatan için ortak sorumluluk ve fedakarlık sözkonusu olmadığı sürece, benim bireysel özgürlüklerim, “cemaat kuralları”ndan önce gelir. Demokrasiler, bu özgürlükleri, kendi varlıklarının özüyle de ilgili olan Üniterlik ve Laiklik ilkeleri sayesinde garanti altına alabilmektedirler. (Türk demokrasisini ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni hazmedemeyen emperyalist güçlerin, globalleşme/ posmodernlik çağında, ekonomik alandaki işbirlikçileri/ vatan hainleri yanısıra, Üniter yapıyı yıkmak için etnikçi – örneğin Kürtçü – ve Laik yapıyı yıkmak için de dinci – şeriatçı – vatan hainlerini de kullanmaları tesadüf değildir).

Demek ki asıl ihanet, senin beni sömürmende, vatanı veya beni sömürenlere taşeronluk etmende, işbirlikçilik yapmandadır. (Veya tersi!). Seni veya yaşadığımız ortak vatanı (onun doğal ve insani kaynaklarını) sömürüyorsam veya sömürtüyorsam, beni bu sömürü ilişkilerinden vazgeçmeye zorlamaya hakkın vardır. Bu durumda bana, ortak vatan, emek ve insanlık adına tepki gösterebilir ve ‘vatana, emeğe ve insanlığa ihanet ediyorsun!’ diyebilirsin. Aynı şeyi ben de sana söyleyebilirim.” (Yazının tümü için bakınız:

http://www.turkpolitika.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=2338 ).

Ben, AKP’nin – belki birçok AKP’linin bilincinde olmadığı bir şekilde, veya, “Böyle gelmiş böyle gider, dünyayı ben mi düzelteceğim, n’olacak canım!” tavrıyla – emperyalizmle işbirliğine giren, bu bağlamda, “emek” ve „sömürü“ konularında hassasiyet göstermekten çok uzak bir parti olduğunu düşünüyorum. Bu işbirlikçiliğin, dolayısıyla “ihanet”in ekonomik ve toplumsal örneklerini burada tekrarlamak istemiyorum. Bunları çoğunu körler bile görüyor, bilen biliyor. Ama, bir AKP’li olarak dünyayı algılama biçiminiz farklı olduğundan, siz (de), benim vereceğim hatta sayısal örnekleri bile “rasyonalize” edeceksiniz. Siz, böyle durumlardaki tipik tepkiyle, bin dereden su getirerek, AKP’nin ve sizin oraya geçmenizin neden vatan ve millet için hayırlı olduğunu anlatacaksınız. Bu söyleminizde, bildiğimiz tipik ideolojik tavır hakim olacak: CHP’nin yaptığı haksızlıkları anlatacaksınız; diğer partilerin (de) 57 yıldır hiçbir şey yapmadığını falan söyleyeceksiniz; AKP’nin herkesi kucakladığından, ama, demokrasi dışı güçler tarafından sürekli önünün kesilmek istendiğinden bahsedeceksiniz... Yine diyeceksiniz ki: “ABD veya AB’yle aynı – veya benzer – işbirliğini 1950’den beri diğer partiler yapmadı mı? CHP’nin milletvekillerinin önemli bir kısmı da, emeğe saygısı olmayan, emperyalizme karşı tavır alabilecek ne duygusal, ne de bilgisel donanım taşımayan insanlardan oluşmaktadır. Türkiye’deki demokrasinin gelişmesi açısından, AKP, CHP’den daha ileridedir! AKP, sosyal devleti ve demokrasiyi en iyi savunan bir partidir. Dışlanmışlardan, ötekileştirilmişlerden ve toplumun her kesiminden oy alan tek partidir...”

Ben, bunun kesinlikle böyle olmadığı fikrindeyim. Tersine, “Ötekileştirilme” kavramının da, AKP’nin uluslararası veya “tarikat”tan danışmanların tavsiyesiyle, Türk halkında olduğu düşünülen mazohistçe veya arabeskçe eğilimleri kaşımak için girişilen maduriyet edebiyatının bir uzantısı olduğuna inanıyorum. Halk, “ötekileştirme” eğilimlisi olsa, 2002 seçimlerinde AKP’yi iktidara getiririr miydi? Bu kavramla, AKP’yi eleştiren herkesi kastediyorsanız, farkında olmadan siz de o eleştirenleri ötekileştirmiyor musunuz?

Bu mektubumu, Nazım Hikmet’in “Vatan Haini” adlı şiirinin bir bölümünü şöyle değiştirerek bitireceğim:

“Evet, ben ötekileştiriyorum, siz ötekileştirmiyorsunuz,

Ötekileştirmek, >Babalar gibi satmanız

Gemilerinizden söz etmekse ötekileştirmek,

Ötekileştirmek aç bıraktığınız insanlara sadaka vermenizi eleştirmekse,

Ötekileştirmek, soğukta it gibi titreyenlerden,

Bodrum katı imalathanelerinde karın tokluğuna çalışanlardan,

Ağalarınızın tırnaklarından,

Ödeneklerinizden, maaşlarınızdan,

İçine düştüğünüz tarikat çukurundan,

Amerikan çuvalına boyun eğmenizden söz etmekse,

Girdiğiniz partinin korkmuş karanlığından kurtulmak istemekse ötekileştirmek,

Ben sizi ötekileştiriyorum.

Konuşun, her akşam çıkarıldığınız TV programlarında, maduriyet ağlamasıyla:

Nazım Hikmet’in dostları ötekileştirmeye devam ediyor hala.”


Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku
Administrator tarafından yazıldı