NATO’nun füze kalkanı projesi dolayısıyla Ruslar ve Polonlar yine karşı karşıya. Tarih boyunca en çok iç içe ve en çok karşı karşıya kalan iki ulus bu ikili.
Kim haklı kim haksız diye bir yargı öne sürmektense Polonlar’ın nasıl yapılandıklarına ilişkin bir anımsatma yapayım istedim, Devlet-Ulus olarak nasıl yapılandıklarına yani. Çünkü çözümleme yapabilmek belli çerçeveyi çizebilmekle başlıyor. Polonya’yı AB çerçevesine koymak için önce kendi öz çerçevesini çizmek gerekiyor. AB çerçevesine girecek Devlet-Uluslar için de öğretici olmalı. Sonuçta Devlet de bir yapıdır, Ulus da. Bir de onların birlikte oluşturdukları bir yapı var; Devlet-Ulus. İşte Türk halkının gündemindeki yapı da bu yapılanma da. Daha çok konuşulacak, tartışılacak konular (structure ve structuration) bunlar. Yapının çözülmesi (déstructuration) de var yıkılması (destruction) da ayrıca. İlgililere bir ipucu vermek amacıyla, daha önce yayımlanan ilişikteki yazımı yeniden yayımlamayı uygun gördüm. Bilmem ne denli açıklayıcı olacak ? AVRUPA’DA AYKIRI BİR ULUSLAŞMA SÜRECİ: POLONYA Başlangıcından itibaren Polon ulusallığı Batı Avrupa’dakinden farklı bir özellik gösterir. Polonya’da ulusallık dϋşϋncesi, Batı Avrupa’daki gibi burjuva kökenli olarak değil, ama kϋçϋk ve orta soylular sınıfının (szlachta) dϋşϋncesi olarak ortaya çıkmıştır. Yani, XIX.yy kapitalizminin gelişmesi tarafından belirlenmemiş, tersine doğal köleci ekonomiye dayanan toplumsal dϋzende soylu sınıfının yerini korumaya yönelik olarak gelişmiştir. Böyle olunca, feodal ilişkilerin ortadan kalkması ile kendisi de ortadan kalkmıştır. Polon burjuvaları da hep ulus-karşıtı olmuşlardır. Bu sadece kolonyalizm politikaları sonucu Polonya topraklarına sonradan yerleşen farklı etnik kökenli burjuvalar için değil ama öz Polon burjuvalar için de geçerlidir. Çϋnkϋ, Polonya endϋstrisi 1820-30 arasında ‘iç pazar’a yönelik olarak değil ama dışsatıma yönelik olarak kurulmuştur. O nedenle de burjuvazinin bir iç pazar ‘yaratmak’ ya da denetlemek gibi bir kaygısı olmamıştır. Textil gibi, özellikle Rusya’ya yönelik endϋstriyel dışsatım, Polon burjuvasinin de bu doğrultuda gelişmesine yol açmıştır. Kâğıt ve mobilya ϋretimi için geniş ormanlar, Avrupa’daki demir-çelik endϋstrileri için kömϋr, bakır ve tuz gibi diğer yeraltı zenginlikleri hep Polonyalı olmayan burjuvazinin denetiminde işletilmiştir. Böyle olunca, burjuva sınıfının egemenliği, Almanya ya da İtalya’da olduğu gibi, bağımsız bir Devlet-Ulus kurmayı da gerekli kılmıyordu. Çϋnkϋ o daha çok Polonya’nın parçalanması ve ϋlke-içi yeni bölgeler kazanma çabası gϋdϋyordu. Ulusal birlik ve bağımsızlık dϋşϋncesi kapitalizmi geliştirmeye yetmediği gibi, kapitalizmin gelişmesi bu tϋr dϋşϋnceleri geçersiz kılıyordu. İşte ulusallık dϋşϋncesi ile kapitalizmin gelişmesi arasındaki bu tersliği Rosa Luxembourg ϋç aşamada incelemektedir (1): Birinci dönem; Polonya soylularının Rus ya da başka ülkelerin askerî gϋçlerine karşı koyamadıkları dönemdir. Gerçekten 1772-1793 paylaşımları ve en son 1795’de kral Auguste Poniatowski’nin tahttan indirilmesinden sonra Polonya Krallığı dϋnya haritasından tamamen silinmiştir. Polonya ta ki Birinci Dϋnya Savaşı ertesinde bağımsızlığı verilene (almak değil vermek) dek Prusya Polonyası, Rusya Polonyası ve Avusturya Polonyası olarak yaşayagelmiştir. Burada şu saptamayı yapmak gerekmektedir: Kautsky’nin savlarından birincisi olan ‘bϋyϋk ölçekli kapitalist ϋretim için’ Devlet-Ulus kurmanın Polonya açısından tarihsel bir zorunluluğu yoktur. O sömϋrϋ için yeni pazarlar bulmayı (annexion) değil ama ‘iç pazara’da soylu sınıfının ulusal hareketini parçalamayı yeğlemiş, ve 1863 Ocak başkaldırısı da böylece onun arkadan-vurması sonucu başarısız olmuştur. 1830 ve 1863’da Rusya’ya karşı ayaklanmalarının bastırılması üzerine de, aydın, sanatçı, bilimadamı ve köylϋleri ϋlkelerini bırakıp dϋnyanın dörtbir yanına dağılmışlardır. (2) İkinci dönem, toplumdan kopuk yirmi yıl (1880-1900) boyunca kϋçϋk burjuvazinin canlandırmaya çalıştığı barışçıl ulusallık dϋşϋncesi dönemidir. Üç-beş ‘Polon-olmayan’ yurtsever’in geliştirdiği bu ‘Ulusal-demokrat’ dϋşϋnce, Rus devrimi (1905)’nin etkisiyle partileşmiş; ancak programlarına, gerçekleşemeyecek bir ϋtopya gibi gördϋkleri bağımsızlığı değil, ‘özerklik’i alarak karşı-devrim saflarında yeralmışlardır. Ancak hızla gϋcϋnϋ artırarak, Polonya’nın ‘özerkliği’ni burjuvazinin gerçekçi ve gerçekleşebilir bir hedefi haline dönϋştϋrmϋşlerdir. Üçϋncϋ dönem, oniki yıllık bir deneyimden sonra uluslararası proleter hareketine bağımsız bir Devlet-Ulus sloganını katan PPS dönemidir. PPS (Polonya Sosyalist Partisi) 1892 sonunda Boleslaw Limanowski’nin katkılarıyla Rus Polonyası için kurulan, Prusya ve Avusturyalı meslektaşlarıyla sıkı bir işbirliği içinde olup Polonya’nın yeniden kurulmasını amaçlayan partidir (3). 1893 yılında Ludwik Warynski tarafından kurulan ve 1900 yılında Litvanya sosyalistleriyle birleşerek SDKPiL [Polonya (ve Litvanya) Krallığı Sosyal-Demokrasi Partisi] adını alan bir başka sosyal-demokrat parti vardır ki Rosa Luxembourg başından beri bu enternasyonalist parti ile işbirliği içindedir. 1894 yılında da partinin Paris’te yayımlanan yayın organı Sprawa Robotnizca (İşçi Davası) adlı derginin başyazarlığını ϋstlenecektir. Ne var ki, 1896’daki Londra Kongresi’nde Polonya’nın ‘yeniden kurulmasi’nın Enternasyonal’in öncelikli görevleri arasında olmadığını ileri sϋrecektir. PPS’in politik başarısızlıkları sonucu, Polonya ulusalcılığı’nın Devlet-Ulus dϋşϋncesi toplumsal yaşamın gerçekçi bir etmeni olmaktan çıkıp bir ϋtopya olarak kalmış; Polonya burjuvasi de (olmayan) bağımsızlık dϋşϋncesini bırakıp Rusya’ya dayanmıştır. Zaten SDKPiL de doğrudan Rus Devrimi saflarında yeralmaktadır. 1918’de kurulan bağımsız Polonya Krallığı ise yirmi yılı geçmeden, 1938’de Hitler orduları’nın işgaline uğramış ve 3 milyon’u Yahudi olmak ϋzere 6 milyon insanını yitirmiştir .. 1939-1945 arasında toprakları 388 600 km² den 312 683 km² ye, nϋfusu 35 milyondan 24 milyona dϋşmϋştϋr. Ancak savaş öncesi etnik azınlık olarak görϋlen Yahudi, Alman, Litvanyalı, Beyaz Rus, Ukranyalı’lar bu girdaplar içinden geçerek bugϋnϋn Polonyalı’larını olmuşturmuşlardır. Eskiden olduğu gibi, bugϋnkϋ Polonyalı’ları birleştiren gϋç hala ulusallık dϋşϋncesi değil Romen katolikliğidir. Kentsel kırsal ayırımı gözetmeksizin, 35 yıllık sosyalizm (1948-1983) deneyimleri de dahil olmak ϋzere, ezici çoğunluktaki Polonyalı’lar dinlerine bağlıdırlar. Her yıl 500 000’in ϋzerinde Polonyalı Czestochowa kentindeki Jasna Gora manastırına, Bizans’tan kalma ‘Kara kız’ (Vierge noir) resmini görmeye gider. Öte yandan, Ulusal Devlet olma sϋrecinde tarihsel ve sınıfsal bilincin ortaya çıkış biçimlerinden ‘destanlar’ın etkisini ele alan yaklaşımlar açısından da Polonlar ilginç bir örnek oluşturmaktadırlar. Polonların savaşçı bir ulus olmadıklarını söylemek istemediğini belirten Hikmet Gökalp, daha Ruslar destanları ile dϋnyaya gelmeden önce, bu kavmin Germenlerle birlikte Rus’lara yapmadıklarını bırakmadıklarını Maxim Gorki’ye dayanarak şöyle açıklıyor: “Dağınık Slavları Rus ulusu haline getiren, Polonlarla Tatarların sϋrekli saldırılarıdır.” Ne var ki, sϋreç içinde “Ruslar uluslaşmış ama Polonlarla Tatarlar batıp çıkmakta devam ediyorlar.” (4). 1978 yılında Krakov Başpiskopos’u Wojtyla’nın, II. Jean Paul olarak Papa diye atanması, 1980’de Devlet’in ‘gözϋnden kaçan’ Doğu Avrupa’da ilk ‘özgϋr sendika’nın kuruluşu ve 1983’de bu sendika lideri Lech Walesa’nın ‘Nobel Barış Ödϋlϋ’nϋ alıp 1990’da da Polonya Cumhurbaşkanı olması Polonya yakın tarihinin kimi dikkat çeken olaylarındandır. Habip Hamza Erdem Notlar________ (1) Rosa LUXEMBOURG, La question nationale et l’autonomie, Traduit et présenté par Claudie Weill avec la collaboration de Bruno Drewski, Les Temps de Cerises, Paris, 2001 (2) Bugϋn bile dış ϋlkelerde bulunan Polonyalı’ların (diaspora) sayısı 10 milyon’un üzerindedir. Bu arada, mϋzisiyen Frédéric Chopin, şair Adam Mickiewicz, bilimadamı Marie Curie’nin Paris’te yaşamış olduklarını belirtelim. (3)1893’te Zϋrih’te toplanan II. Enternasyonal’den itibaren Rosa Luxembourg bu partiyi ‘toplumsal yurtsevercilik’ ile suçlayıp ideolojik savaş açar. (4) Hikmet GÖKALP, Devlet-Ulus, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1998,s.71 |