Herkes herhalde biliyordur diye “travma”kelimesinin siyasi sözlüğümüze geçen hafta neden girdiğini yazarak sözü uzatmayacağım. Yalnız bu kelimenin “Dengir Mir Mehmet Fırat” acaip adlı kişi tarafından kullanılmış olması yüzünden gösterilen tepkilerin düşündürdüklerinden söz edeceğim.
Bu konuda yazı yazanların sanıyorum çoğunluğu Cumhuriyet Devrimlerimizin bir travma doğurduğu yolundaki iddiaya karşı teessüflerini belirtti. Bundan amaç aslında Cumhuriyet Devrimlerimize karşı çıkılmasına sessiz kalmamaktı. Tamam elbette, Cumhuriyet Devrimlerini kötülemeye çalışanların tepki görmemesi doğru değildi. Ama tepkiler, bana, kavramların bıraktıkları izlenimlerle kavramların gerçeklikleri arasındaki farkın ele alınması gereğini de gösterdi. “Travma” bir tıp terimi. Eski Yunanca’dan gelme kelime, Batı dünyasının bütün dillerine, günlük konuşmalarda da kullanılacak şekilde girmiş. Sarsıntı, iz bırakacak ya da tedavi edilmesi gerekecek ölçüde yaralayıcı etkilenme anlamlarına geliyor. Dolayısıyla kavram olarak “nötr” değil, olumsuz. Yani, tıp açısından travmaya uğramak, insan için, tedavi edilmeyi, tamir olmayı gerektiriyor. Bu anlamda, günlük konuşma diline geçmiş haliyle “travma”dan, doğal afetler sonucu insanlığın, doğanın kaçınılmaz olayları karşısında doğanın travmalar geçirdiğinden söz edilebiliyor. Ancak kavramı siyasal hayat için kullandığımızda, olumsuzluğa muhatap olmanın genel veya evrensel olmadığını da bilmemiz gerekiyor. Toplumsal travmalar, toplumun bir kesimini, belirli bir bölümünü olumsuz etkilediğinde olayların siyasal özellikleri ortaya çıkıyor. Yani, Almanya’da yaşanan ve Martin Luther’in önderi olduğu Reform (16. yüzyıl), kimse karşı çıkmayacaktır ki, büyük bir travmadır, ama Almanya’daki zenginleşen Kilise için, ahlaksızlaşan din adamları için, din istismarcılığı için, Hıristiyanlığın merkezi Papalık için, Roma’nın üstünde oturduğu din hakimiyeti için, Orta Çağın gericiliği için. Aydınlanma (17. ve 18. yüzyıl), farklı düşünen herhalde yoktur ki, büyük bir travmadır, ama düşünmeyen insanlar için, despotlar için, baskıcılar için, bağnazlık için, bilim düşmanlığı için. Büyük Fransız Devrimi (1789), kimse tersini söyleyemez ki, büyük bir travmadır, ancak, Fransız Kralı 16. Louis için, Avusturyalı kraliçe Marie Antoinette için, Fransız sarayı ve çevresi için, Fransa’daki soyluluk ve aristokrasi için, Kilisenin etkinliği için, Avrupa’daki mutlakiyetler, krallıklar ve imparatorluklar için. Sovyet Devrimi, tartışmasız büyük bir travmadır, Çar için, Çarın gizli polis örgütü Ohkrana için, Çarlık Rusyasındaki hakim sınıflar için, Batının bütün emperyalist ülkeleri için. Aydınlanma, Büyük Fransız Devrimi ve Sovyet Devrimi gibi örneklerde halk için sözkonusu olan, travma değil olsa olsa bayramdır. Reformla insanlığın önünde yeni bir kapı açılmış, Aydınlanma ile insanlık kendini ilerletecek bir temele sahip olmuştur. Fransız Devrimi ile devrimci burjuvazi, emekçiler ve köylüler tarih sahnesine çıkmış, Sovyet Devrimi ile işçi sınıfı iktidara gelmiştir. Örnekleri diğer taraf için vereceksek ilk aklımıza gelen, Hitler’in Alman halkına, Avrupalılara ve bütün insanlığa yaşattığı travmadır. Keza General Franko’nun darbesi, İspanya halkına reva gördüğü baskı, savaş ve katliam çok büyük bir travmadır. Tarihe gidecek olursak, Engizisyonun Hıristiyan halklara yaptığı ve yüzyıllar boyu devam eden travmanın utancından Batı halen bile kurtulmuş değildir. Demek ki toplumsal hayatta yaşanan travmalar toplumun bir kesimi için olumsuz olmakla birlikte, toplumun bu kesime karşı diğer kesimleri için olumsuz olmamaktadır. Hatta toplumun bir kesimi için travma olan başka bir kesimi için bayramdır. Travma ve bayram örneklerini Batıdan verdik. Çünkü Türkiye tarihindeki “travma”yı, kendisi için de yaşayan Batı, Türkiye’deki travma mağdurlarıyla aynı kaderi paylaşmıştır. Türkiye’de travma yaşayanlarla birlikte aynı travmayı yaşayan Batı, bugün karşımıza “travma düşmanı” (siz bunu Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet düşmanı anlayınız) olarak çıkmaktadır. Şimdi de kendi örneklerimizden bakalım, travmada Batı ile kendi “travma mağdurlarımız”ın buluşmasını görelim. Padişah ve saltanat, halife ve hilafet, şeyhülislam ve şeyhülislamlık, hiç bir ileri ve ilerici özelliği kalmamış tarikatlar ve tekkeler, halkın cehaletten kurtulmamasını isteyen irtica, İstanbul’u işgal etmiş ve Yunan ordusunu Anadolu’ya çıkarmış Avrupalı emperyalistler, işgal kuvvetlerinin emrindeki gericilik, Kurtuluş Savaşımızda emperyalistlerin güdümündeki şeriatçı ayaklanmalar, İstanbul’daki İngiliz “muhibleri”, Batıcı “Kürt Teali Cemiyeti”, Amerikancı mandacılar, bunların hepsi aynı anda aynı travmayı yaşadılar. İyi ki yaşadılar, yaşadıkları bu travma sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu, ülkemiz bağımsız oldu ve bunlar yüzünden yeni travmalar ortaya çıktı. Batıdan verdiğimiz örneklerde olduğu gibi, travmaların aynı zamanda bayramlar olması gibi, bu travmalar, aynı zamanda bize bayramlar da yaşattı, Ankara’da Meclisin açılması travması egemenlik bayramını, Cumhuriyet travması Cumhuriyet Bayramını, 30 Ağustos travması bağımsızlık bayramını doğurdu. Şimdi gelelim esas söylemek istediğimize, “travmayı sevmek mi, travmaya karşı çıkmak mı doğrudur” sorusu, neyin ve kimlerin travmaya uğradığını düşünmezsek boş bir sorudur. Dengir mengir elbette doğru söylemiştir, Kurtuluş Savaşımız ve Cumhuriyetimiz bir travmadır. Kime ve neye travma olduğunu da doğru söyleyelim yalnız. Bu yüzden taraftar olduğumuz travmalar olduğunu söyleyebiliriz, işte bu travma da o cinsten. |