’Kamusa uzanan eller namusa uzanır ‘mış ; ‘dil de bir milletin namusu‘ olduğuna göre dile dokunulamazmış.
Bu uzsözleri Cemil Meriç söylemiş olmasına karşın, yerleşip yaygınlık kazanması için 1980 karşı-devriminin yapılması gerekiyordu. ‘Netekim’ o da başarıyla yapıldı ve bugün meyvelerini toplamaktayız. Burada 1982 Anayasası’nın Cumhuriyet Kurumları’nı nasıl dağıttığını özetlemek değil amacım. Ancak bugünlere ‘nasıl’ geldiğimizi anlayabilmemiz için yakın geçmişimizi bilmek zorunluluğumuz da var. Sözgelimi Türk Dil Kurumu’nun başına getirilenlere bakarak diğer tüm kurumlar için yeterli ipuçları elde edebiliriz. Feyza Hepçilingirler TDK için « TDK , TDK’nın düşmanlarının eline bırakıldı » diyor. (Feyza Hepçilingirler’le Türkçe üzerine söyleşi, Bilim ve Ütopya, 0cak 2008 sayı 163) Cemil Meriç’in sözlerini de, aynı sayıda ‘Yarı muhayyel sohbet » yapan Prof.Dr. Mehmet Kerem Doksat anımsatmakta. Dilim Dilim Anadilim diye dilimlenen bir Cumhuriyet kadını ile ‘Osmanlıca benim namusumdur’ diye direnen bir 12 Eylül Profesörü. Biri, « Dil zaten eninde sonunda bir uydurmadır. Ama İngilizce’nin sözcük bulma konusunda sistemli bir dil olduğunu söylemek çok zor. Oysa Türkçe’yi düşünürsek, Türkçe’nin sabit köklerine, bilinen ekler getirilerek iki milyondan fazla sözcük türetme şansımız var » diye paralanmakta.. Diğeri ‘sofistike’ sözcüğüne bir Türkçe karşılık bulmaya çalışmak yerine ‘Osmanlıca’nın namusu’nu kollamakta.. Biri, « Yüzyıllardır kullandığımız Arapça sözcükler de var. Bu sözcükleri yüzyıllardır Türkçeleşmiş Türkçe diye kullanıyoruz » ama Ziya Gökalp’in dediği gibi « Türkçeleşmiş Türkçe diye bir şey yok. Türkçeleşmiyor. Kendi dilimizin sözcük türetme özelliğini kullanabilsek bunu hiç yaşamayacağız. » diye çırpınyor. Diğeri her türlü ‘akılcılığa’ karşı. Rasyonalizasyonu çalınacak minareye kılıf bulma diye küçümsemekte.. Biri, yabancı sözcükler konusunda « daha da acıklısı, anlamamayı doğal saymaya başlamak... Anlamıyor olduğumuza da şaşmıyoruz. Nedir bunun anlamı diye düşünmüyoruz. Bunu doğal kabul ettiğimiz an, aptallaşma süreci başlıyor. Anlamamayı da doğal sayıyoruz artık. Zaten yüzyıllardan beri açılan bir oyuk var. Ettiğimiz duanın anlamını yüzyıllarca bilmedik » diyor. Diğeri, divan şiiri ve Mevlanayı anlayabilmek için çabalamayı divan şairleri ve Mevlana gibi yazıp konuşmakta görmekte. Biri, « Dil hepimizindir. Herkesin dil konusunda hakkı da var, görevi de var. » deyip, herkesi göreve çağırmakta. Diğeri bir ulusu çökertmek istiyorsanız « onun lisanını mahvedin » diye bir uydurmaca ile insanların en azından ettikleri duaların ne anlama geldiğini anlamalarından bile yana değil. O hala « Çanakkale Harbi’nde Osmanlı’nın harsını bize taşıyacak hemen hemen bütün münevverlerini » kaybetmiş olmasına hayıflanmakta. O denli ‘Arapça’nın namusuna’ sarılmış ki, koca ‘Sohbet’inde iki Türkçe sözcük kullanmış ama ikisininin de anlamını bilmemekte ; « Doğu ve Güneydoğu’dan yoğun bir şekilde yaşanan göç, diyor Prof. Dr. Psikiyatr, müthiş bir sorunsalı da yanında getirmiş: toplumsal anomi. Yani normların kaybı, kafa bulanıklığı, aidiyet ve mensubiyet şuurunun silikleşmesi veya sapması ». Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan göç eden yuttaşlarımızın sorunlarından sözederken çantalarında bir de ‘sorunsal’ taşıdıklarını görmüş olmalı. Yoksa göçün ‘müthiş bir sorunsalı yanında’ getirip götürmesi düşünülemez. Olsa olsa toplumsal göçler kimi toplumsal sorunlara yol açabilirler. Göç edenlerin toplumsal ya da sınıfsal bilinçleri üzerine de sözedilebilinir ama bilinçte ‘silikleşme veya sapma’ yeni bir uydurma tanım değilse, doğrudan sohbetin başında « müşahade edilen …züppelik (snobizm) » alanına girer. Dilin namusu varsa Türkçemiz’in namusunu koruyup kollamak hepimize düşer ve bunun yolu da öncelikle ona uzanan yabancı sözcüklerden kaçınmanın yanısıra onu ‘bizimmiş’ gibi duran Arapça ve Farça sözcüklerden arındırmaktan geçer. habiperdem@hotmail.fr |