Merak Etme Sen
Tarih: 27-12-2007 15:33


Image

Merak sözcüğünün sözlükteki karşilığını merak ettiniz mi hiç? Erdal İnönü etmiş ve «üzerine vazife olmayan işlere karışmak» olduğunu ögrenmis.

Gerçekten toplum olarak meraklıyızdır ama neyi merak edip etmeyeceğimizi pek beceremeyiz. Sözgelimi türban takanların ne kadarının string giydikleri üzerine anketler yaparız da, Başbakanın W.Corc Bush’la ne konuştuğunu merak etmeyiz.Sözlüğü hazırlayanlar da toplumumuzu iyi bildiklerinden olsa gerek, « üzerine vazife olmayan işler » diye genel bir tanım yapmak durumunda kalmışlar.

Oysa merak etmek, ögrenme isteği olup, tüm ‘tanıma’ ve ya da ‘bilme’ çabasının temelini oluşturmaktadır. Önce felsefe ve daha sonra da bilimlerin ortaya çikmasi işte bu ‘ögrenme isteği’nin ‘tanıma çabasi’ ve ya da ‘bilme çabasi’na ve giderek bir ‘gereksinme’ye dönüşmesi ile olmuştur. İstek ve gereksinme de diyalektik bir oluşum sürecinde sürekli birbirlerine dönüşürler.Mevlana’nın « Şu akıp giden kum seline bakNe durması var ne dinlenmesi » dediğindeki gibi…

Yunus ve Mevlana

Bilim ve Ütopya dergisi’nin Aralık 2007 sayısında, Yunus Emre ve Mevlana ile ilgili ilginç yazılar yer almaktadır. Hüseyin Haydar da, « iki büyük şairine sonuna kadar sahip çikan Anadolu halkı’nın, Yunus Emre’nin bağlı olduğu Hacı Bektaş anlayışı ile Mevlana’nın anlayış farklılığını », « sevenlerini incitmeden » « nasıl da ince bir zekayla » dile getirdiğine ilişkin olarak aşağıdaki örnegi vermektedir :« Haramla geçinen adamın biri bir inek çalar… Sonra pişman olur. Hacı Bektaş Veli’ye gidip ineği bağışlamak ister. ‘Ben bu ineği çaldim, ama pişman oldum, inek sizin olsun’ der. Hacı Bektaş kabul etmez : ‘olmaz haram malı kabul edemeyiz’ der. Adam bunun üzerine Mevlana’ya gider ve ona, ‘ineği çaldim, ama pişman oldum, size bağışlamak istiyorum’ diye teklif eder. Mevlana ineği kabul eder. Adam ‘peki sen kabul ettin, ama Hacı Bektaş ‘haram’ diye geri çevirdi. Aranızdaki fark ne ?’ diye sorar. Mevlana ‘biz kargayız, Hacı Bektaş şahindir. Biz eyvallah etsek de o hayır diyebilir’ der. Adam ineği Mevlana dergahına bıraktıktan sonra Hacı Bektaş’a gider. ‘Sen kabul etmedin ama, Mevlana ineği kabul etti, bunun sebebi nedir ? ‘ diye sorar. Bu kez Hacı Bektaş incelik gösterir : ‘Bizim gönlümüz su birikintisi ise, Mevlana’nınki derya gibidir ? Bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir. Ama onu engin gönlü kirlenmeyebilir ‘ ».

Algı toplumu / bilgi toplumu

Hacı Bektaş böyle demişse eğer, akan sular durmuş ve Mevlana’nın o “akıp giden kum seli” de olduğu yerde kalmıştır. İneği çalan adam da, doğal olarak, bir deryada bulmuştur kendisini. O nedenle ‘etrak-ı bi idrak’ diye tanımlanmıştır yüzyıllarca. Yani algılama yoksunudur. Kaldı ki, algılaması da yetmez, merakını sonlandırması gerekmektedir. Oysa binlerce yıldır ona ‘merak etme sen’ denmiş, o da merak etmemiştir.

Abartısız tam yirmibeş yıldır algılama ile bilme arasındaki ayırım üzerinde düşünüyorum. ‘Toplumsal bilimlerde bunalımın kökenleri üzerine’ yazdığım ilk makaleden buyana, olabildiğince her yazımda Türkiye’de ‘algı ve algılamak’ sözcüklerinin yanlış kullanıldığını, sözlük anlamlarının bile bilinmediğini anlatmaya çalisiyorum. Bugün geldiğim nokta, Anadolu toplumunun ‘algı toplumu’ olarak tanımlanabileceği noktasıdır.Algılamak ‘olay, nesne ve durumlar karşisında duyumlar aracılığı ile kazanılan ilk bilinçlilik’ demektir. Onur Kumbaracıbaşi’nın Vatan gazetesinde ‘Fazıl Say’in derdi ne?’ başlıklı yazısında dediğinin tersine, ‘Algılamak, duyuların düşünmeyi tetiklemesiyle gerçekleş(m)iyor’, duyuların tam da kendisi oluyorlar (perception).

Çünkü zaten ‘düşünme’ becerilebilinirse, ‘ilk bilinçlilik’ durumundan ‘bilinçlilik’ durumuna geçilmiş olacak, ‘olay, nesne ve durumlar’ da bilgi alanına taşinmış olacaktır.

İneği çalan adamın Hacı Bektaş ya da Mevlana’nın yanıtları karşisındaki tutumu ile günümüz toplumu arasında önemli bir gelişmeden sözedilemeyeceğine göre, Anadolu toplumu’nun ‘algılama toplumu’ olarak tanımlanması abartılı görülmemelidir.

Bir adım daha atarak bilgi ile bilinti arasındaki ayırıma da değinilebilinir. Başbakan’in ABD Başkanı ile ne konuşmuş olabileceklerine, Recep Tayyip Erdoğan bu akşam televizyonda açıklama getirdi: ‘gizli’ birşey konuşulmamış, toplantıda Dış İşleri Bakanı resmi çevirmen olarak bulunmuştur. Nokta. İneği çalan adamın torunları da bilinti (informasyon) sahibi olarak meraklarını gidermiş oldular. Burada merak, algı düzeyini aşmamış, Türk halkı ise bilgilendirilmemiştir. Türban takıp string giyenlerin oranı hakkında da kadınların yarısından fazlası gibi bir oranın bilintisine ulaşmış olabilirler. Ancak türban ve string üretiminin giderek artacağını; başlangıçta bu iki ürüne karşi isteğin giderek gereksinmeye dönüşeceğini bilemeyeceklerdir. Çünkü bilmek, bir çabayi, uslamlama ya da usavurmayı gerektirir. Bilmek düşünebilmekten, merakı sonlandırmak çabasindan geçer. Buna örnek olarak çobanin merakı gösterilebilir:

Bir başka öyküye göre ; bir gün koyun sürüsü kurtların saldırısına uğrar. Çoban bir yandan köpeği Karabaş öte yandan kurtları kovmaya çalisirlar. Başarılı da olurlar. Hatta Karabaş bir koyunu tam da kurtların ağzından alır. Çoban da o koyunu Karabaş’a adar. Bir süre sonra Karabaş’in koyunu kuzular ; kuzunun kuzusu derken Karabaş’in küçük bir sürüsü oluşur. Çoban hak yemedeği için Karabaş’in sürüsünü kimseye kaptırmak istemez ama bir çözüm bulması da gerekir. Düşünüp taşindıktan sonra köydeki hoca yerine kentteki müftüye gitmeye karar verir. ‘Müftü efendi, der çoban, durum böyle iken böyle. Karabaş da yaşlanıyor, sizce bu koyunları kime versem yeridir ?’ Müftü biraz düşündükten sonra ‘bize düşer’diye fetva verir. Çoban yanıtı alır almaz, köyüne koyunları müftüye getirmek üzere yola çikar. Yarı yolda aklına birşeyler takılmış olacak ki, geri dönüp müftüye ‘müftü efendi, kuşkusuz sen doğruyu bilirsin, koyunlar sana düşer ama ben de merak ettim ; sen bizim Karabaş’in nesi olursun ?‘

habiperdem@hotmail.fr

© TurkPolitika.com


Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku
Habip Hamza Erdem tarafından yazıldı   

Older news items: