EMPERYALİZM
Tarih: 30-06-2007 02:10


            Kapitalist sistem, geçen yüzyılın sonlarına doğru, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da sanayi ve finansal alanda rekabetçi özelliğini yitirerek tekelci aşamaya yϋkseldi. Ancak daha önce, ilk ortaya çıktığı dönemde yayılmacı bir eğilim içinde idi. Gerçekten, Afrika’nın kuzeyinden başlayarak içlerine dogru, Amerika anakarasının kuzeyinden gϋneyine doğru ve Anadolu’yu teğet geçerek Hindistan’a doğru kolonyal, yani sözkonusu alanların doğal zenginlik ve ϋlke insanlarının emeklerine doğrudan elkoymaya gerek duyuyordu.

            Daha sonra, koloni olan ϋlkelerdeki kolonizatörlerin temsilcileri ile ana-ülke arasındaki ilişkinin yeni biçimi oldu. Eski koloniler politik bağımsızlıklarını kazanarak Devlet-Ulus aşamasına ulaşırlarken kapitalist ϋlkelerin de kapitalist-emperyalist devletler olmasında şaşılacak bir şey olmasa gerektir. Değil mi ki toplumların gelişme sϋreçlerinde ‘eşitsiz gelişme yasası’ denilen bir yasa vardır ve insanlık henϋz bu doğal yasaya direnmekten uzaktır.

            Ne var ki, emperyalizm salt koloni-kolonizatör ϋlkeler arasında kalmakla yetinmeyen ve ilişki kurduğu diğer tϋm ϋlkeleri de kendisine bağlayan bir yayılmacılıktır.

            Egemen kapitalist ϋlkelerin egemenliği altına aldığı ϋlkelere sanayi malları ϋretmemelerini, hammaddeleri işlemeden satmalarını ve sanayi ϋrϋnlerini de kendilerinden almayı dayattıklarını önce Sismondi saptadı. İşte kapitalizmin ‘uygarlığı’ dϋnyanın geri kalanının – biraz da zorla- ayağına götϋrmesinin ilk dilegetirilişi böyle oldu.

            Daha sonra Lenin’in ‘kapitalizmin en yϋksek aşaması diyerek tanımladığı emperyalizmin en belirgin olan ‘sermaye malı dışsatımı’ özelliği demeki ki daha kapitalist gelişmenin başında sezilebilir durumda idi. Kaldı ki, Sismondi daha o zaman bu gelişmenin kuramsal olarak ‘haksız’, ahlaksal olarak da ‘kabuledilmez’ olduğunu belirtiyordu.

            Sanayi mallarını satmak için kendi kolonilerine baskı yapan İngiltere, diğerlerine de ‘kredi’ vererek yeni pazarlar yaratıyordu. Sismondi daha da ileri gidip, İngiltere’nin “kendi mallarına alıcı olmak koşuluyla yeni uluslar kurmaktan ” [‘fonder une nation nouvelle tout exprès pour que ses citoyens fussent les acheteurs de leurs marchands’] sözetmektedir.

            İşte incelemekte olduğumuz uluslaşma sϋreci ile yakından ilgili bir saptama: Demek ki toplumların doğal gelişmesi sonucu, tarihin belli bir döneminde, Avrupa’da ortaya çıkan ve kapitalizm diye adlandırdığımız üretim biçiminin kendisine içkin özelliklerinden biri de, dϋnyanın geri kalanını kendi egemenliği altına alırken, sözkonusu toplumların toplumsal, politik örgϋtlenmelerini de dayatmaktır. Bunun için dostluk da araçtır, kredi ve ‘zor’ da …

            Sismondi’den yϋzyıl sonra, Lenin ve Rosa Luxembourg aynı olguyu daha da geliştirerek inceleyeceklerdir. İspanyolca konuşan Gϋney Amerika’ya İngiliz hϋkumeti tarafından verilen krediler Rosa Luxembourg tarafından ‘Sermaye Birikimi’nde yeniden elealınacaktır.

            Banka sermayesinin sanayi sermayesine egemenliğinden yola çıkan Hilferding emperyalizmi ‘Finans Kapital’ diye adlandıracaktır: Fazla kredi açma, bir bankanın sanayi işletmesi ϋzerinde yϋksek dϋzeyde kontrol kurmasını zorunlu kılmakta ve bu da, sanayi işletmesi ile bankanın bir anlamda ortak çalışmalarına yolaçmaktadır.

            Hobson, finans kesimine çok bϋyϋk bir ağırlık vermenin geçersizligini ileri sϋrerek, ekonomik gϋdϋlerden degil, politikacı ve tüccarların yurtsever duygularından sözetmektedir. Böyle olunca, ne kadar gϋçlϋ olurlarlarsa olsunlar bu duygular düzensiz ve denetimsiz olmaktadırlar.

            Ancak, Hobson’un kapitalizm için bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu söylediği emperyalizm tanımına Kautsky "ϋltra-emperyalizm" görϋşϋ ile karşı çıkacaktır.

            Buharin finans kapital ile emperyalizm arasındaki zorunluluk ilişkisini vurgulayacak ve finans kapitalizminin de zorunlu olarak fetihçi bir politika izleyeceğini ileri sϋrecektir. Bunun sonucu olarak da emperyalist savaşların kaçınılmazlığının altını çizecektir.

            İşte uluslaşma sϋreci diye adlandırdığımız sϋreci tanımlamakta karşılaştığımız soruna geri dönmϋş bulunmaktayız. Kullandığımız sözcϋk, deyim ve kavramların ne denli kaygan, tanımlanmaktan kaçan ve o nedenle de anlaşılıp-açıklanmalarının hiç de kolay olmadığını bir kez daha görmϋş bulunuyoruz. Böyle olunca da, gϋnϋmϋz sorunlarını çözϋmleme olanaklarımız alabildiğine sınırlanmakta ve doğal olarak çevremizde gelişen olgu ve olayları anlayıp bir tutum belirlemede yönlendirmelere açık bir konuma dϋşmekteyiz.

            Oysa olgu ve olayları bir bϋtϋnsellik içinde ve tarihsel bağlamına yerleştirerek ele almak, bu zorlukları aşmanın en sağlıklı yolu olarak önϋmϋzde durmaktadır.

            Konumuza dönersek, İngiltere’nin kapitalist gelişmenin beşiği olduğunu yinelememizde bir sakınca yoktur. Ne var ki yine İngiltere, bırakınız dϋnyanın geri kalanını, daha Avrupa’daki diğer ulusallıklar kapitalizme geçmeden emperyalist olma yoluna girmiş bulunmakta idi.

            Yine Fransa’nın tarihte ilk kez Devlet-Ulus kurma onurunu kazandığını (‘Birinci Kuşak Uluslaşma sϋreci I ve II adlı yazılarıma bakınız) ve Fransızların uluşma sϋrecini başlattıklarını anımsayalım.

            Bir adım daha atarak İngiltere’nin kapitalist gelişmeyi özϋmsemeden emperyalist aşamaya geçtiğini ve o nedenle de daha uluslaşma sϋrecini tamamlamadığını ileri sϋreceğiz.

            Bu olgu Hollanda için de geçerlidir.

            Öte yandan, Amerika anakarası ve Afrika’da koloni elde etmede başarılı olmalarına karşın, Portekiz ve İspanya’nın ise bugϋn bile emperyalist aşamaya ulaşamadıklarını söyleyeceğiz.

            Demek ki, uluslaşma, Devlet-Ulus kurma ve hele Ulusal Devlet’e geçiş (ki bundan sonraki yazılarımda açmaya çalışacağım) gibi sϋreçleri çözϋmlemek görϋndϋğϋ kadar kolay değildir ve bu konularda çok sayıda yazara başvurmanın da sanıldığı kadar yararı olmayabilir.

            Bϋtϋn bu anlatılanlar içinde bulunduğumuz çağı anlamamıza yardımcı olmak içindir: Bir yandan Avrupa’daki ve giderek dϋnyadaki gelişmeleri çözϋmleyebilmek ve aynı bağlamda geleceğimize yön verecek gerekli kavramsal araçları belirlemeye katkıda bulunmaktır. Kısaca kullandığımız bir dizi deyim ve kavramın gϋnϋmϋz koşullarında içeriğini tanımlayabilmektir.

            Sözgelimi, gϋnϋmϋz emperyalizm kuramında çok önemli bir tartısma, sermaye dışsatımının para alarak (nakit) mı yoksa sermaye malları mı olduğudur. Bir emperyal ϋke sınırlarının dışına çıkan finans kapital eğer doğrudan doğruya bankacılık ya da sigortacılık sektörϋne yönelik değilse, çıkış ϋlkesinden mutlaka sermaye mallarını da talep etmektedir. Yani modern çok ϋlkeli şirketler için yeni ϋlkeye gitmek demek, bϋyϋk ölçϋde, sermaye malları, ara mallar ve tϋketim malları için yeni talepler yaratmak demektir.

            Ancak konuyu somutun zenginliğinde araştırmaya yönelmek ayrıntılarda boğulmak tehlikesini de beraberinde getirmektedir. O nedenledir ki çözϋmlemelerimizi öncelikle soyut olarak, yani kavramsal dϋzeyde yapmaktayız. Eğer inceleyeceğimiz nesneyi dϋşϋncede yenidenϋretmeyi başaramazsak yazılan ve ya da konuşulanları algılamaktan öte gidemeyiz. Çokça yapıldığı gibi ‘ben böyle algılıyorum’ denerek işin içinden çıkılabilinir. Oysa bizim çabamız konunun anlaşılmasına yardımcı olmaktır.

                                                                                    Habiperdem@hotmail.fr


Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku