Kapitalist sistem, geçen yüzyılın
sonlarına doğru, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da sanayi ve finansal alanda
rekabetçi özelliğini yitirerek tekelci aşamaya yϋkseldi. Ancak daha önce, ilk
ortaya çıktığı dönemde yayılmacı bir eğilim içinde idi. Gerçekten, Afrika’nın
kuzeyinden başlayarak içlerine dogru, Amerika anakarasının kuzeyinden gϋneyine
doğru ve Anadolu’yu teğet geçerek Hindistan’a doğru kolonyal, yani sözkonusu
alanların doğal zenginlik ve ϋlke insanlarının emeklerine doğrudan elkoymaya gerek
duyuyordu.
Daha
sonra, koloni olan ϋlkelerdeki kolonizatörlerin temsilcileri ile ana-ülke
arasındaki ilişkinin yeni biçimi oldu. Eski koloniler politik bağımsızlıklarını
kazanarak Devlet-Ulus aşamasına ulaşırlarken kapitalist ϋlkelerin de
kapitalist-emperyalist devletler olmasında şaşılacak bir şey olmasa gerektir.
Değil mi ki toplumların gelişme sϋreçlerinde ‘eşitsiz gelişme yasası’ denilen
bir yasa vardır ve insanlık henϋz bu doğal yasaya direnmekten uzaktır.
Ne
var ki, emperyalizm salt koloni-kolonizatör ϋlkeler arasında kalmakla
yetinmeyen ve ilişki kurduğu diğer tϋm ϋlkeleri de kendisine bağlayan bir
yayılmacılıktır.
Egemen
kapitalist ϋlkelerin egemenliği altına aldığı ϋlkelere sanayi malları
ϋretmemelerini, hammaddeleri işlemeden satmalarını ve sanayi ϋrϋnlerini de
kendilerinden almayı dayattıklarını önce Sismondi saptadı. İşte kapitalizmin
‘uygarlığı’ dϋnyanın geri kalanının – biraz da zorla- ayağına götϋrmesinin ilk
dilegetirilişi böyle oldu.
Daha
sonra Lenin’in ‘kapitalizmin en yϋksek aşaması diyerek tanımladığı
emperyalizmin en belirgin olan ‘sermaye malı dışsatımı’ özelliği demeki ki daha
kapitalist gelişmenin başında sezilebilir durumda idi. Kaldı ki, Sismondi daha
o zaman bu gelişmenin kuramsal olarak ‘haksız’, ahlaksal olarak da ‘kabuledilmez’
olduğunu belirtiyordu.
Sanayi
mallarını satmak için kendi kolonilerine baskı yapan İngiltere, diğerlerine de
‘kredi’ vererek yeni pazarlar yaratıyordu. Sismondi daha da ileri gidip,
İngiltere’nin “kendi mallarına alıcı olmak koşuluyla yeni uluslar kurmaktan ”
[‘fonder une nation nouvelle tout exprès
pour que ses citoyens fussent les acheteurs de leurs marchands’]
sözetmektedir.
İşte
incelemekte olduğumuz uluslaşma sϋreci ile yakından ilgili bir saptama: Demek
ki toplumların doğal gelişmesi sonucu, tarihin belli bir döneminde, Avrupa’da
ortaya çıkan ve kapitalizm diye adlandırdığımız üretim biçiminin kendisine
içkin özelliklerinden biri de, dϋnyanın geri kalanını kendi egemenliği altına
alırken, sözkonusu toplumların toplumsal, politik örgϋtlenmelerini de
dayatmaktır. Bunun için dostluk da araçtır, kredi ve ‘zor’ da …
Sismondi’den
yϋzyıl sonra, Lenin ve Rosa Luxembourg aynı olguyu daha da geliştirerek
inceleyeceklerdir. İspanyolca konuşan Gϋney Amerika’ya İngiliz hϋkumeti
tarafından verilen krediler Rosa Luxembourg tarafından ‘Sermaye Birikimi’nde
yeniden elealınacaktır.
Banka
sermayesinin sanayi sermayesine egemenliğinden yola çıkan Hilferding
emperyalizmi ‘Finans Kapital’ diye adlandıracaktır: Fazla kredi açma, bir
bankanın sanayi işletmesi ϋzerinde yϋksek dϋzeyde kontrol kurmasını zorunlu
kılmakta ve bu da, sanayi işletmesi ile bankanın bir anlamda ortak
çalışmalarına yolaçmaktadır.
Hobson,
finans kesimine çok bϋyϋk bir ağırlık vermenin geçersizligini ileri sϋrerek,
ekonomik gϋdϋlerden degil, politikacı ve tüccarların yurtsever duygularından
sözetmektedir. Böyle olunca, ne kadar gϋçlϋ olurlarlarsa olsunlar bu duygular
düzensiz ve denetimsiz olmaktadırlar.
Ancak,
Hobson’un kapitalizm için bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu söylediği
emperyalizm tanımına Kautsky "ϋltra-emperyalizm" görϋşϋ ile karşı
çıkacaktır.
Buharin
finans kapital ile emperyalizm arasındaki zorunluluk ilişkisini vurgulayacak ve
finans kapitalizminin de zorunlu olarak fetihçi bir politika izleyeceğini ileri
sϋrecektir. Bunun sonucu olarak da emperyalist savaşların kaçınılmazlığının
altını çizecektir.
İşte
uluslaşma
sϋreci diye adlandırdığımız sϋreci tanımlamakta karşılaştığımız soruna
geri dönmϋş bulunmaktayız. Kullandığımız sözcϋk, deyim ve kavramların ne denli
kaygan, tanımlanmaktan kaçan ve o nedenle de anlaşılıp-açıklanmalarının hiç de
kolay olmadığını bir kez daha görmϋş bulunuyoruz. Böyle olunca da, gϋnϋmϋz
sorunlarını çözϋmleme olanaklarımız alabildiğine sınırlanmakta ve doğal olarak
çevremizde gelişen olgu ve olayları anlayıp bir tutum belirlemede
yönlendirmelere açık bir konuma dϋşmekteyiz.
Oysa
olgu ve olayları bir bϋtϋnsellik içinde ve tarihsel bağlamına yerleştirerek ele
almak, bu zorlukları aşmanın en sağlıklı yolu olarak önϋmϋzde durmaktadır.
Konumuza
dönersek, İngiltere’nin kapitalist gelişmenin beşiği olduğunu yinelememizde bir
sakınca yoktur. Ne var ki yine İngiltere, bırakınız dϋnyanın geri kalanını,
daha Avrupa’daki diğer ulusallıklar kapitalizme geçmeden emperyalist olma
yoluna girmiş bulunmakta idi.
Yine
Fransa’nın tarihte ilk kez Devlet-Ulus kurma onurunu kazandığını (‘Birinci
Kuşak Uluslaşma sϋreci I ve II adlı yazılarıma bakınız) ve Fransızların uluşma
sϋrecini başlattıklarını anımsayalım.
Bir
adım daha atarak İngiltere’nin kapitalist gelişmeyi özϋmsemeden emperyalist
aşamaya geçtiğini ve o nedenle de daha uluslaşma sϋrecini tamamlamadığını ileri
sϋreceğiz.
Bu
olgu Hollanda için de geçerlidir.
Öte
yandan, Amerika anakarası ve Afrika’da koloni elde etmede başarılı olmalarına
karşın, Portekiz ve İspanya’nın ise bugϋn bile emperyalist aşamaya
ulaşamadıklarını söyleyeceğiz.
Demek
ki, uluslaşma, Devlet-Ulus kurma ve hele Ulusal Devlet’e geçiş (ki bundan
sonraki yazılarımda açmaya çalışacağım) gibi sϋreçleri çözϋmlemek görϋndϋğϋ
kadar kolay değildir ve bu konularda çok sayıda yazara başvurmanın da sanıldığı
kadar yararı olmayabilir.
Bϋtϋn
bu anlatılanlar içinde bulunduğumuz çağı anlamamıza yardımcı olmak içindir: Bir
yandan Avrupa’daki ve giderek dϋnyadaki gelişmeleri çözϋmleyebilmek ve aynı
bağlamda geleceğimize yön verecek gerekli kavramsal araçları belirlemeye
katkıda bulunmaktır. Kısaca kullandığımız bir dizi deyim ve kavramın gϋnϋmϋz
koşullarında içeriğini tanımlayabilmektir.
Sözgelimi,
gϋnϋmϋz emperyalizm kuramında çok önemli bir tartısma, sermaye dışsatımının
para alarak (nakit) mı yoksa sermaye malları mı olduğudur. Bir emperyal ϋke
sınırlarının dışına çıkan finans kapital eğer doğrudan doğruya bankacılık ya da
sigortacılık sektörϋne yönelik değilse, çıkış ϋlkesinden mutlaka sermaye
mallarını da talep etmektedir. Yani modern çok ϋlkeli şirketler için yeni
ϋlkeye gitmek demek, bϋyϋk ölçϋde, sermaye malları, ara mallar ve tϋketim
malları için yeni talepler yaratmak demektir.
Ancak
konuyu somutun zenginliğinde araştırmaya yönelmek ayrıntılarda boğulmak tehlikesini
de beraberinde getirmektedir. O nedenledir ki çözϋmlemelerimizi öncelikle soyut
olarak, yani kavramsal dϋzeyde yapmaktayız. Eğer inceleyeceğimiz nesneyi
dϋşϋncede yenidenϋretmeyi başaramazsak yazılan ve ya da konuşulanları algılamaktan
öte gidemeyiz. Çokça yapıldığı gibi ‘ben böyle algılıyorum’ denerek işin
içinden çıkılabilinir. Oysa bizim çabamız konunun anlaşılmasına yardımcı
olmaktır.
Habiperdem@hotmail.fr
|