Sorun bir toplumun dϋşϋnce üretebilme sığa(kapasite)’sının neden
yetersiz kaldığı ve nasıl artırılabileceği sorunudur. Oysa ϋlkemizde, genel
olarak denildiği gibi ‘Her kafadan bir ses çıkması’ ile ‘dϋşϋnce özgϋrlϋğϋ’
biribirine karıştırılagelmekte ve sonuçta konunun özϋne inilememektedir.
Bir ϋlkede üniversiteler ile
birlikte politik parti ve kitle örgϋtleri dϋşϋnce ϋretim yerleridirler. Tϋrkiye
üniversitelerinde dϋşϋnce ϋretiminin önϋndeki engeller ile politik
partilerimizin politika (ve bu anlamıyla bal gibi dϋşϋnce) ϋretememelerinin
nedenleri ne kadar da benzeşiyor.
Dilin algılama ve giderek anlama
çabasındaki önemi de bu noktada ortaya çıkıyor. Sözgelimi, neye karşılık
geldiği bilinmeyen sözcϋklerden kurulagelen bir tϋze dizgesi (hukuk sistemi)’nin
geçerli olduğu ülkemizde, yurttaşlık bilincinin gelişmesinde dilin
arılaştırılmasının ne denli önemli olacağı yadsınamaz. Toplumsal orun edinmede,
ne denli anlaşılmaz bir dil kullanılırsa o denli saygınlık kazanmanın geçerli
olduğu bir ülkede, neden dilin
arılaştırılmasına bu denli karşı konuluyor olması bir özgϋl özelliktir. Bu bağlamda Tϋrkiye’ye
benzer bir ülke bulmak da kolay görϋnmemektedir.
Kanımca, dilin arılaştırılması
çabasına tarihsel ve ekinsel zenginliğimiz adına kimi karşıgörϋşlere ‘Ulus’
sözcϋğϋ bir başına yanıt oluşturmaktadır. Tϋrkiye Cumhuriyeti’nin ‘Ulus-Devlet’
olmasının tarihi ile ‘Ulusalcılık’ dϋşϋncesinin tarihi birdir. O nedenle,
‘Osmanlı’daki ‘milliyet’ ile Tϋrkiye
Cumhuriyeti’deki ‘ulus’ sözcϋklerinin içeriği nasıl özdeş değilse, ulsalcılık
adına yapılacak her tϋrlϋ dϋzeltimin
herhangibir ‘milliyetçi’ kaygısı
da olamayacaktır. Bu tϋr bir çaba, Tϋrkçe’nin tarihsel boyutunu gözardı etmek
bir yana olabildiğince tarihsel derinliklerine yönelik olabilecektir.
Kaldı ki, gϋnϋmϋz acunsallallık
ortamında, bu alandaki dış kaynaklı dϋşϋngϋdϋm (ideoloji) dayatmalarına karşı
böyle bir çabanın ulusal niteliği, en görkemli ‘milliyetçi dϋşϋnce’nin
imgelemini çok aşmaktadır. Demek ki hem iç ve hem de dışa karşı zorlu ve onurlu
bir bir çabadır sözkonusu olan.
Tϋrkiye Cumhuriyeti’nin Dil
Devrimi’ni gerçekleştirdiği yıllarda Dr Ambedkar, Hindistan’da, o gϋne değin
kullanılmakta olan ‘parya’ ve ‘kast-dışı’ gibi sözcϋkler yerine ‘Tanrı’nın
çocukları’ anlamına gelen ‘Dalit’ sözcϋğϋnϋ önesϋrer. Bu da bir dil devrimidir
ve toplumsal alandaki yankısı gecikmez doğal olarak.
Önce Amerika ardından Afrika
‘zenci’lerinin birgϋn apansız ‘siyah’ olmaları da özϋnde yalın bir dilde
dϋzeltimdir (reform). Dilde dϋzeltimin bilinçlenmede nasıl bir devrime dönϋştϋğϋnϋ
anlamak için de bugϋnϋn ‘Afrikalı Fransız’ ya da ‘Afrikalı-Amerikalı’ları
gözlemlemek yeter.
Ancak dilde dϋzeltim ya da yenilik (néologisme) gereksinmesinin nereden
kaynaklandığı da bir başına önem taşımaktadır.
1980’lerden sonra, (politiquement
correcte) olacak şekilde sözcükler yeniden biçimlendirilirse toplum da
dönϋştϋrϋlebilir görϋşϋnϋn yeniden ileri sϋrϋldϋğϋ görϋyoruz. Freud’un kϋçϋk
gizli şeyler bireyin kişiliğinde ve giderek tϋm toplumda belirleyici olabilir
savının gϋncelleştirilmesi midir sözkonusu olan?
Yoksa Saussure ve ya da Lacan gibi
‘şeyler evrenini kuran sözler evrenidir’ görϋşϋnϋn yeniden pazarlanması mı?
Yeni Dϋnya kaynaklı tϋm ‘dϋşϋngϋdϋmsel kavramlaştırmalar’ın yeni
‘bilimsel kuramlar’ adıyla pazarlanması ve tartışılmadan benimsenmesi
olağandır. Gϋcϋn egemeni dϋşϋncenin de egemeni olacaktır.
Ancak ‘önce kelâm vardı’ dϋşϋncesini sorgulayamayan toplumlar için bu
yeni ‘kuramlar’ yeni ‘kelâmlar’ gibi algılanmaktadır. Özellikle algılanmaktadır
diyorum. Çϋnkϋ algılama eylemi daha anlama aşamasına varılamadığının bir
göstergesidir. İşte bu tϋr toplumlarda anlama çabası kısır kalmakta ve
dolayısıyla yeni dϋşϋnce ϋretmek de pek kolay olamamaktadır.
Dϋşϋnce özgϋrlϋğϋnden yana olmak, önce ‘ne’den yana olunduğunu
bilmekten geçer. Dϋşϋncenin bir ürϋn olduğu ve her ϋrϋn gibi bir eyleminin
sonucu olduğunu biliyoruz. Ne var ki ‘önce eylem vardı’ diyecek olursak, bu kez
Lacan’la yeniden buluşmuş olacağız; çϋnkϋ o da başlangıçta ‘Verbe’ vardı diyor.
Ancak ‘verbe’ latin kökenli dillerinin hemen tϋmϋnde hem ‘söz’ ve hem de
‘eylem’ anlamına gelmektedir.
Algılama dϋzeyini aşıp anlama çabasına yönelmek de bu noktada
başlamaktadır. Demem o ki, ‘verbe’ sözcϋğϋ birbaşıba tinsel ve özdeksel
dϋnyaların her ikisini de simgeleyebilmekte; bu da sözcϋklerin ne denli gϋçlϋ
ve belirleyici olabileceklerini göstermeye yetmektedir.
Klasiklerin dϋşϋnce ile anlatım (pensée et langage) arasına uçurum
koyan anlayışlarına karşılık, yeni görϋş bu ikisinin biribiri yerine kolayca
konulabileciğini ileri sϋrmektedir.
1990’da Kanada’da Sağlık Bakanlığı
“yazı dili ile konuşulan dilin algılama ve dϋşϋncenin oluşumunda giderek
toplumsal davranışlar ϋzerinde belirleyici etkisi olduğunu”; bu bağlamda “eski
ve kϋçϋk dϋşϋrϋcϋ sözcϋkler” yerine “açık ve betimleyici sözcϋkler”in
kullanımını öngören bir kılavuz yayımlar. Özϋrlϋ bireylerin korunmasına yönelik
gibi görϋnen sözkonusu kılavuz iyi incelendiğinde, kullanılmakta olan dilin
açıklayıcı özelliklerini derinden sorgulamaya varmaktadır.
Gerçekte sözkonusu kılavuz, dil ile
dϋşϋncenin oluşumu arasında doğrudan bir ilişki olduğunu varsaymaktadır. Başka
bir deyişle, kılavuzun uslamalamasının önkoyutu (postulat) bu doğrudan
ilişkidir. Demek ki dil değişirse dϋşϋnce de değişir. Ya da dϋşϋnceyi
değiştirmek için dili değiştirmekten başlanabilir.
Dϋşϋncemizi değiştirmek için
dilimizi değiştirelim demek istemiyorum. Dϋşϋncemizi geliştirmek için dilimizin
arılaştırılması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Anlaşılmamış dϋşϋncenin
özgϋr ya da tutsak olmasının anlamsızlığı ise açıklanmasa da olur diyorum.
Habip H. ERDEM |