DÜŞÜNMEK
Tarih: 17-06-2007 11:58


Sorun bir toplumun dϋşϋnce üretebilme sığa(kapasite)’sının neden yetersiz kaldığı ve nasıl artırılabileceği sorunudur. Oysa ϋlkemizde, genel olarak denildiği gibi ‘Her kafadan bir ses çıkması’ ile ‘dϋşϋnce özgϋrlϋğϋ’ biribirine karıştırılagelmekte ve sonuçta konunun özϋne inilememektedir.

Bir ϋlkede üniversiteler ile birlikte politik parti ve kitle örgϋtleri dϋşϋnce ϋretim yerleridirler. Tϋrkiye üniversitelerinde dϋşϋnce ϋretiminin önϋndeki engeller ile politik partilerimizin politika (ve bu anlamıyla bal gibi dϋşϋnce) ϋretememelerinin nedenleri ne kadar da benzeşiyor.

Dilin algılama ve giderek anlama çabasındaki önemi de bu noktada ortaya çıkıyor. Sözgelimi, neye karşılık geldiği bilinmeyen sözcϋklerden kurulagelen bir tϋze dizgesi (hukuk sistemi)’nin geçerli olduğu ülkemizde, yurttaşlık bilincinin gelişmesinde dilin arılaştırılmasının ne denli önemli olacağı yadsınamaz. Toplumsal orun edinmede, ne denli anlaşılmaz bir dil kullanılırsa o denli saygınlık kazanmanın geçerli olduğu bir ülkede, neden dilin arılaştırılmasına bu denli karşı konuluyor olması bir özgϋl özelliktir. Bu bağlamda Tϋrkiye’ye benzer bir ülke bulmak da kolay görϋnmemektedir.

Kanımca, dilin arılaştırılması çabasına tarihsel ve ekinsel zenginliğimiz adına kimi karşıgörϋşlere ‘Ulus’ sözcϋğϋ bir başına yanıt oluşturmaktadır. Tϋrkiye Cumhuriyeti’nin ‘Ulus-Devlet’ olmasının tarihi ile ‘Ulusalcılık’ dϋşϋncesinin tarihi birdir. O nedenle, ‘Osmanlı’daki ‘milliyet’ ile Tϋrkiye Cumhuriyeti’deki ‘ulus’ sözcϋklerinin içeriği nasıl özdeş değilse, ulsalcılık adına yapılacak her tϋrlϋ dϋzeltimin herhangibir ‘milliyetçi’ kaygısı da olamayacaktır. Bu tϋr bir çaba, Tϋrkçe’nin tarihsel boyutunu gözardı etmek bir yana olabildiğince tarihsel derinliklerine yönelik olabilecektir.

Kaldı ki, gϋnϋmϋz acunsallallık ortamında, bu alandaki dış kaynaklı dϋşϋngϋdϋm (ideoloji) dayatmalarına karşı böyle bir çabanın ulusal niteliği, en görkemli ‘milliyetçi dϋşϋnce’nin imgelemini çok aşmaktadır. Demek ki hem iç ve hem de dışa karşı zorlu ve onurlu bir bir çabadır sözkonusu olan.

Tϋrkiye Cumhuriyeti’nin Dil Devrimi’ni gerçekleştirdiği yıllarda Dr Ambedkar, Hindistan’da, o gϋne değin kullanılmakta olan ‘parya’ ve ‘kast-dışı’ gibi sözcϋkler yerine ‘Tanrı’nın çocukları’ anlamına gelen ‘Dalit’ sözcϋğϋnϋ önesϋrer. Bu da bir dil devrimidir ve toplumsal alandaki yankısı gecikmez doğal olarak.

Önce Amerika ardından Afrika ‘zenci’lerinin birgϋn apansız ‘siyah’ olmaları da özϋnde yalın bir dilde dϋzeltimdir (reform). Dilde dϋzeltimin bilinçlenmede nasıl bir devrime dönϋştϋğϋnϋ anlamak için de bugϋnϋn ‘Afrikalı Fransız’ ya da ‘Afrikalı-Amerikalı’ları gözlemlemek yeter.

Ancak dilde dϋzeltim ya da yenilik (néologisme) gereksinmesinin nereden kaynaklandığı da bir başına önem taşımaktadır.

1980’lerden sonra, (politiquement correcte) olacak şekilde sözcükler yeniden biçimlendirilirse toplum da dönϋştϋrϋlebilir görϋşϋnϋn yeniden ileri sϋrϋldϋğϋ görϋyoruz. Freud’un kϋçϋk gizli şeyler bireyin kişiliğinde ve giderek tϋm toplumda belirleyici olabilir savının gϋncelleştirilmesi midir sözkonusu olan?

Yoksa Saussure ve ya da Lacan gibi ‘şeyler evrenini kuran sözler evrenidir’ görϋşϋnϋn yeniden pazarlanması mı?

Yeni Dϋnya kaynaklı tϋm ‘dϋşϋngϋdϋmsel kavramlaştırmalar’ın yeni ‘bilimsel kuramlar’ adıyla pazarlanması ve tartışılmadan benimsenmesi olağandır. Gϋcϋn egemeni dϋşϋncenin de egemeni olacaktır.

Ancak ‘önce kelâm vardı’ dϋşϋncesini sorgulayamayan toplumlar için bu yeni ‘kuramlar’ yeni ‘kelâmlar’ gibi algılanmaktadır. Özellikle algılanmaktadır diyorum. Çϋnkϋ algılama eylemi daha anlama aşamasına varılamadığının bir göstergesidir. İşte bu tϋr toplumlarda anlama çabası kısır kalmakta ve dolayısıyla yeni dϋşϋnce ϋretmek de pek kolay olamamaktadır.

Dϋşϋnce özgϋrlϋğϋnden yana olmak, önce ‘ne’den yana olunduğunu bilmekten geçer. Dϋşϋncenin bir ürϋn olduğu ve her ϋrϋn gibi bir eyleminin sonucu olduğunu biliyoruz. Ne var ki ‘önce eylem vardı’ diyecek olursak, bu kez Lacan’la yeniden buluşmuş olacağız; çϋnkϋ o da başlangıçta ‘Verbe’ vardı diyor. Ancak ‘verbe’ latin kökenli dillerinin hemen tϋmϋnde hem ‘söz’ ve hem de ‘eylem’ anlamına gelmektedir.

Algılama dϋzeyini aşıp anlama çabasına yönelmek de bu noktada başlamaktadır. Demem o ki, ‘verbe’ sözcϋğϋ birbaşıba tinsel ve özdeksel dϋnyaların her ikisini de simgeleyebilmekte; bu da sözcϋklerin ne denli gϋçlϋ ve belirleyici olabileceklerini göstermeye yetmektedir.

Klasiklerin dϋşϋnce ile anlatım (pensée et langage) arasına uçurum koyan anlayışlarına karşılık, yeni görϋş bu ikisinin biribiri yerine kolayca konulabileciğini ileri sϋrmektedir.

1990’da Kanada’da Sağlık Bakanlığı “yazı dili ile konuşulan dilin algılama ve dϋşϋncenin oluşumunda giderek toplumsal davranışlar ϋzerinde belirleyici etkisi olduğunu”; bu bağlamda “eski ve kϋçϋk dϋşϋrϋcϋ sözcϋkler” yerine “açık ve betimleyici sözcϋkler”in kullanımını öngören bir kılavuz yayımlar. Özϋrlϋ bireylerin korunmasına yönelik gibi görϋnen sözkonusu kılavuz iyi incelendiğinde, kullanılmakta olan dilin açıklayıcı özelliklerini derinden sorgulamaya varmaktadır.

Gerçekte sözkonusu kılavuz, dil ile dϋşϋncenin oluşumu arasında doğrudan bir ilişki olduğunu varsaymaktadır. Başka bir deyişle, kılavuzun uslamalamasının önkoyutu (postulat) bu doğrudan ilişkidir. Demek ki dil değişirse dϋşϋnce de değişir. Ya da dϋşϋnceyi değiştirmek için dili değiştirmekten başlanabilir.

Dϋşϋncemizi değiştirmek için dilimizi değiştirelim demek istemiyorum. Dϋşϋncemizi geliştirmek için dilimizin arılaştırılması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Anlaşılmamış dϋşϋncenin özgϋr ya da tutsak olmasının anlamsızlığı ise açıklanmasa da olur diyorum.

Habip H. ERDEM


Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku

Older news items: