Kamran İnan, 2006
yılında katıldığı bir televizyon programında, Türkiye’de 300 bine yakın vatan
haini olduğunu, bu rakamın dünyada erişilmez bir rekor teşkil ettiğini söyledi.
ABD’ye bir
müttefik gözüyle bakması bana garip gelse de, Kamran İnan’ın tecrübeli, dürüst
bir politikacı olduğunu, verdiği sayının ciddiye alınması gerektiğini
düşünüyorum.
Ne tuhaf, değil
mi! Birçok konuda Batı ülkelerinin gerisindeyiz, ancak, Türkiye’de dış ülkelerin
menfaatine çalışan 300 bin ihanetçinin olması, hiçbir Batı ülkesinin
kıramayacağı bir rekordur. Herhangi bir ülke, bu kadar ihanetçiyle bir gün bile
(ulusal) varlığını sürdürmeye başaramazdı... (Şöyle de düşünebiliriz: Bu denli
büyük potansiyelleri olduğu halde, Türkiye’nin hala yeterli refah düzeyine
ulaşamamış olmasının bir nedeni de, ihanetçi oranındaki bu yüksekliktir).
Bu
bağlamda, tarihi bir anekdotu analım: Osmanlı’nın son zamanlarında, bir Fransız
devlet adamı, Keçecizade Fuat Paşa’yla, Osmanlıdaki iç çatışmalar konusunda
dalga geçmeye çalışırken, Fuat Paşa durumun farkına varıyor ve ondan önce davranarak,
muhatabına şöyle diyor: “Haklısınız ekselans, siz dışardan, biz içerden uğraşıyoruz,
ama bu devlet hala ayakta!”
*
Kamran İnan’ın
sözünü ettiği 300 bin kişinin büyük çoğunluğu, tabii ki devletin önemli
kademelerinde, Türkiye’yle ilgili hayati kararlar alan bürokrasiden, insanların
düşüncelerini etkileyen medya kuruluşlarına kadar birçok alanda “görev”
yapmaktadırlar. Emperyalistler, etki alanı sınırlı olan insanları besleyecek
kadar aptal değiller herhalde.
Bu 300 bine, bir
de, emperyalizme göbekten bağlı egemen güçlerin ihanet politikaları yüzünden
hayal kırıklığına uğradıklarından, “köşeyi dönmek” için herşeyi yapmaya hazır
kitleleri ve yine, ataerkil, otoriter ve bencil zihniyetlerini – dolayısıyla
yanlış bilinçlerini – aşamadıkları için,
kendilerini de sömüren ihanetçi egemen güçleri savunanları eklersek, Türkiye’deki
doğrudan veya dolaylı ihanet durumunun vehameti daha da açık olarak çıkar ortaya.
Emperyalistler,
politikada, bürokraside, devlet yönetiminde, medya alanında, hatta spor ve
sanat arenalarında, kullanacakları kişileri yıllar öncesinden başlayarak halkı
alıştıra alıştıra büyütürler. Bakarsınız halk, demokrasiden, insan haklarından,
eşitlikten ve özellikle de din, vatan, millet ve Sakarya’dan dem vuran bu
hainleri kendilerinden saymaya başlamıştır. İşin asıl acı yanı, onların,
özellikle politikadakilerin, asıl hain kendileriyken, gerçek vatanseverleri,
yani emekten ve demokrasiden yana olanları “vatan haini”, “din düşmanı” gibi
kategorilerle damgalamalarıdır.
Kurtuluş Savaşı
Destanı’nda, “Ateşi ve ihaneti gördük!” diyen Nazım Hikmet, bir başka
şaheserinde, kendisini “vatan hainliği” ile suçlayan gerçek vatan hainlerine
şöyle sesleniyordu:
“>Amerikan
emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nazım Hikmet
vatan hainliğine devam ediyor hala<.
Evet, vatan
hainiyim, siz vatanseversiniz, yiz yurtseversiniz,
ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan
çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve
çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan şose
boylarında gebermekse açlıktan,
vatan soğukta it
gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda
al kanlarımızı içmekse vatan,
vatan
tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı
ilmuhalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse,
maaşlarınızsa vatan,
vatan Amerikan
üstleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topuysa,
vatan,
kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,
ben vatan
hainiyim.
Yazın, üç sütun
üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nazım Hikmet
vatan hainliğine devam ediyor hala.”
*
300 bin insan,
emperyalist ülkelerin Türkiye’yle ilgili parçalama ve daha açık ve pervasızca
sömürme planları doğrultusunda, ya doğrudan veya dolaylı olarak beslenmekte
veya desteklenmektedir. Bu insanlara, tabii ki bugünkü çarpık sömürü sistemini
sürdürme konusunda da ihtiyaç vardır. Ama, emperyalizm, A deyince, B de diyor,
sadece statükoyu koruyup sürdürmekle kalmıyor, kendi payını daha da artırmak ve
kendi sömürüsüne engel olunması ihtimalini tamamen bertaraf etmek için,
ihanetçilere karşı savaşanları da çeşitli yöntemlerle kendi istediği doğrultuda
şekillendirmeye ve yönlendirmeye çalışıyor. Tıpkı toprak ağalarının, bir
zamanlar, oğullarından birini Demokrat Parti’ye, diğerini de Halk Partisi’ne
sokmaya çalışması gibi, dünyanın patronluğunu yapan emperyalist ülkeler, ne
yapıp edip, ihanetçilere alternatif oluşturmak için ortaya atılan güçlerin
içine de kendi çıkarlarını savunacak kimseleri sokabilmektedirler. İşte bu
nedenledir ki, Türkiye’de ihanetle mücadele etmek, son derece zordur.
Bu konudaki
zorluğun önemli bir nedeni de şudur: Kimseye, ihanetçi olduğunu kabul
ettiremezsiniz. Siz onun ihanet içinde olduğunu belgeleriyle ortaya
serebilirsiniz, emperyalist ülkelerle yaptığı anlaşmaları, hatta emperyalistlerin
çeşitli fonlardan kendisine verilen paraları veya ödülleri gösterebilirsiniz.
Onun girdiği “anlaşmalar” aracılığıyla Türkiye’nin kan kaybettiğini, “bir avuç
dolar” (veya Euro) için ülke insanının günlük ekmeğine ve geleceğine ipotek
koydurduğunu ortaya serebilirsiniz. Sonuç, nafiledir. İşin içinde menfaat ve
onun şekillendirdiği ideolojik körleşme vardır. Onlar kendilerini, tıpkı
Kral’ın çıplak olduğunu gördükleri halde, çıkarları yüzünden bunu söyleyemeyen
“teba” gibi, sözkonusu ideoloji adına haklı çıkaracak, vicdanını bu ideoloji
aracılığıyla rahatlatacak (kimileri buna “takiyye” diyor) ve hatta, daha
ileriye giderek, onun ihanetinden söz ettiğiniz için sizi ihanetle suçlayacaktır.
Nürnberg
Mahkemeleri, Hitler’in cellatlarının büyük çoğunluğuna, kendilerine hiçbir
zaman zararı dokunması mümkün olmayan Yahudi bebekleri gaz odalarında
öldürmelerinin suç olduğunu kabul ettirilememişti. İnsanlığı kabul edilmeyen,
parazit olarak algılanan Yahudiyi öldürmek, bir Nazi için suç değil, rahatlatıcı
bir görevdi. Bugün, hakim İsrail politikası, Filistinlilere yaptığı zulmü,
“Kutsal Ülke”yi elde etme adına haklı çıkarıyor. Bir başka örnek: Almanya’da
yaşayan yabancılar bilir. Zaman olur karşınızdakilerin size yaklaşımlarındaki
ırkçılığı buram buram hissedersiniz, ancak, ispatlayamazsınız. Çünkü, ırkçının
“normal”liği (sosyolojide buna “common sense” deniyor) sizin “normal”liğinizden
farklıdır.
Türkiye’deki
ihanetçilere de, ihanet içinde olduklarını kabul ettiremezsiniz. Çünkü,
menfaatlerinin ve onlarla içiçe geçmiş eğitimlerinin/ şartlanmalarının/
ideolojilerinin yarattığı yanlış bilinç, onlar için doğruluğu tartışılmaz bir
“gerçek” haline gelmiştir.
Nerede ideoloji
varsa, orada kendini bir “bütün”le özdeşleştirme var demektir. Bu bütün,
kendinden saymadığını dışlar, onun getireceği argumanları, gerçeği de
yansıtsalar, bin dereden su getirerek reddeder, geçerli saymaz. Kimileri buna
“önyargılı olmak” der, kimileri de “beyni yıkanmışlık”.
*
Demek ki,
ihanetten söz ederken, bir sorun çıkıyor karşımıza. İhanetle suçladığımız,
ihanet içinde olduğunu kabul etmiyor, hatta, bizi ihanetle suçlayabiliyor. Bu
paradoksu nasıl çözeceğiz?
Burada, “Neye
(göre) ihanet?” sorusunu sormalı, daha doğrusu ihanetin hangi mihenk taşına
koyularak ölçüleceğini tesbit etmeliyiz.
Bu, aynı anda hem
felsefi hem de ahlaki bir sorudur ve her insan, bunu kendine göre cevaplamakla
yükümlüdür.
Kimine göre
ihanet, dinsel konularda – örneğin iman konusunda – varolan (İslami) ‘common
sense’ zihniyetine uymamak, yani Laik olmak veya dinsel söylem ve dikteleri
tartışmaktır.
Kimine göre
ihanet, belli bir “üstün ırk”ın, “seçilmiş millet”in yeryüzündeki özel
misyonuna karşı tavır almak, hatta o ırktan, o milletten biri olarak doğmamış
olmaktır.
Kimine göre
ihanet, ataerkil törelerin kesin güdümüne girmemektir.
Bu örnekleri daha
da uzatabiliriz...
Bana göre asıl
ihanet, “emek” kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Beni kendinle aynı dine, aynı
ırka, aynı tabuya, aynı ataerkil veya geleneksel-kültürel yaptırımlara
zorlanmaya hakkın yok. Çünkü, ben farklı bir dini inanca sahipsem, veya
farklı bir etnik kökenden geliyorsam, sen bundan rahatsız olma hakkına sahip
değilsin. Yaşadığımız ortak vatan için ortak sorumluluk ve fedakarlık sözkonusu
olmadığı sürece, benim bireysel özgürlüklerim, “cemaat kuralları”ndan önce gelir.
Demokrasiler, bu özgürlükleri, kendi varlıklarının özüyle de ilgili olan
Üniterlik ve Laiklik ilkeleri sayesinde garanti altına alabilmektedirler. (Türk
demokrasisini ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni hazmedemeyen emperyalist
güçlerin, globalleşme/ posmodernlik çağında, ekonomik alandaki işbirlikçileri/
vatan hainleri yanısıra, Üniter yapıyı yıkmak için etnikçi – örneğin Kürtçü –
ve Laik yapıyı yıkmak için de dinci – Şeriatçı
– vatan hainlerini de kullanmaları
tesadüf değildir).
Demek ki asıl ihanet,
senin beni sömürmende, vatanı veya beni sömürenlere taşeronluk etmende,
işbirlikçilik yapmandadır. (Veya tersi!). Seni veya yaşadığımız ortak vatanı
(onun doğal ve insani kaynaklarını) sömürüyorsam veya sömürtüyorsam, beni bu
sömürü ilişkilerinden vazgeçmeye zorlamaya hakkın vardır. Bu durumda bana, ortak
vatan, emek ve insanlık adına tepki gösterebilir ve “vatana, emeğe ve insanlığa ihanet ediyorsun!”
diyebilirsin. Aynı şeyi ben de sana söyleyebilirim.
Toparlarsak:
İhanetin mihenk taşında emeğe ihanet vardır. Yani asıl ihanet, ortak bir
coğrafyada yaşayan, bir vatan parçasını paylaşan insanların, öncelikle kendi
aralarındaki ilişkide, asalak olarak yaşamayı savunmalarıyla ve
sürdürmeleriyle; buna bağlı olarak, bu insanlardan bir kısmının, aynı coğrafyayı
ve kaderi paylaştıkları diğer insanların emperyalist ülkeler tarafından
sömürmesine aracılık etmeleriyle ilgili bir olgudur.
İhaneti sona
erdirmek, küresel ve yerel güçlerin emeği sömürmesinin ortadan kaldırılması
demektir.
İnsani ilişki ve
duyguları, ancak bu yolla küresel ve yerel bazda egemen kılmak mümkündür.
|