HALK SEYİRCİ...
Tarih: 06-04-2008 18:02

Türkiye'de son birkaç aydır hızlanan siyasal gelişmeler şöyle bir tablo koyuyor önümüze:

Ortada bir siyasi mücadele ve hesaplaşma var. İvmelenmiş ve her gün biraz daha keskinleşen bir mücadele bu. Ama halk, bu siyasal mücadelenin öznesi değil! Belki bunun tek istisnası *Sosyal Güvenlik Yasası* dolayısıyla hareketlenen emekçi kitleler…

Ne var ki, o hareketleniş de bütünsel değil.
Emek Platformu denilen yapılanma süreklilik ve bütünsellik arz etmiyor.
Dahası *Sosyal Güvenlik Yasası* gibi bir sermaye sınıfı imalatına karşı bile
emekçi kesimlerin cesaret edebildikleri 2-3 saatlik iş bırakmanın ötesine
geçemiyor. Bu perspektiften bakınca, geniş halk kitlelerinin hâlâ eylemli
siyasetten uzak olduklarını söylemek sanırım çok abartma olmayacaktır.



AKP hakkındaki kapatma davası ve Ergenekon tutuklamaları konusundaki siyasal
çatışmalar da daha ziyade belli bir kesimin öne çıkması çerçevesinde
sürüyor. Kitlesel eylemler, tepkiler, mitingler yok. Bu bağlamda da Selçuk,
Alemdaroğlu ve Perinçek gözaltına alındığında, ilk ikisi salıverilinceye
kadar yapılan gösterileri istisna olarak kabul edebiliriz. Zaten bu tepkiler
bile oldukça cılız mahiyette kaldı. Sonra bu da duruldu. AKP'nin kapatılması
hakkında da daha ziyade Başbakan, AKP'liler ve onların yandaşlarının esip
üfürmesi var. Başbakan 16,5 milyon kişinin AKP'ye oy verdiğini ve bu nedenle
partinin kapatılmaması gerektiğini söylüyor. Oysa AKP'ye oy veren 16,5
milyon kişiden ses seda yok. Madem AKP halkın gözünde bu derece itibarlı,
madem 16,5 milyon insan AKP'yi destekliyor, bu insanlar neden susuyor peki?
AKP, "*kâğıttan kaplan*" aslında…



Sonuç itibarıyla siyasal mücadele, siyasetle aktif olarak ilgilenenlerin,
eylemli ve örgütlü siyaset yapanların arasındaki bir çarpışma olarak
canlanmış durumda… Daha somut konuşursak devlet içinde bir hesaplaşma
yaşanıyor, ama halk büyük çoğunluğu ile bu hesaplaşmada yine seyirci...



Türkiye siyasetinin asıl *yapısal* sorunu da halkın bu siyaset dışı
(depolitize) durumu… 12 Eylül'ün toplumun üzerine döktüğü "beton" hâlâ
kırılabilmiş değil. Kuşkusuz Türkiye'de siyasal partiler var (hatta
gereğinden fazla sayıda var!), Sivil Toplum Örgütleri var, sermaye tekelinde
olsa bile bir medya yaşamı var. Ama bu kesimlerin aktif öznelerinin sayısı
genel nüfusa göre oldukça az bir oranda ve nitelikleri de tartışılır! Bu
koşullarda ülkede bir şeyler olduğunda, bu (kimilerine göre) ya "yargısal
darbe"(!) ya "askeri darbe" oluyor ya da AKP'nin yapmayı amaçladığı şark
kurnazlıkları ile "sivil darbe"… Sonuçta bütün bu darbeler kitlesel
hareketlenmenin ve siyasallaşmanın sonucu değil. Öyle olsaydı, darbelerden
değil, devrimden bahsetmemiz gerekirdi.



Bu aşamada halkın bu seyirci konumundan nasıl kurtarılabileceğini araştırmak
ve tartışmak yurtsever aydınlara düşen ertelenemez bir görevdir. İnsanlar şu
veya bu nedenle gidişattan şikâyetçi… Ama sonuçta herkes seyirci kalmayı, "*dur
bakalım ne olacak?"* demeyi tercih ediyor. Örneğin Perinçek, Selçuk,
Alemdaroğlu gözaltına mı alınmış; eleştiriyor, ama sadece bire bir
sohbetlerde… AKP'ye tepkili belki, ama ailesi veya çok yakınları ile beraber
televizyonda haberleri izlerken… O kadar! Günlük hayatı içinde, iş yaşamında
ya da Türkiye'yi yakıcı gelişmeler karşısında suskun ve uslu bir vatandaş!
Göze batmak, dikkat çekmek en büyük korkusu. "*Ne olur ne olmaz…"* düşüncesi
hâlâ bilinçlere egemen…



"Siyaset" dediğimiz oyun bu taban üzerinde sürüp gidiyor işte. Bir anlamda
oynanan bir maç var, tribünlerde de milyonlarca seyirci… Seyircinin sahaya
inmesi yasak… Bu yasağı koruyan ve devam ettiren polis, asker vb. güvenlik
birimleri sahanın kenarında bekliyor. Aslında onlar da maçın bir parçası…
Maç için bahis oynatıp milyarlarca doları cebe indiren, kısacası seyirciyi
soyan iç ve dış güçler ise medyanın da katkısıyla seyirci kitlesini
istekleri şekilde yönlendiriyorlar. Tablo, üç aşağı beş yukarı böyle…



Bu kısırdöngü nasıl kırılacaktır?



Bu tablonun sürmesinde Türkiye'nin hâlâ tabularla düşünen bir toplum
olmasının önemli bir payının olduğu söylenebilir. Örneğin siyasal gündemin
önemli başlıklarından biri olan "laiklik" bir tabudur ülkemizde. Herkesin
kendine göre tanımladığı ve "laiklik" diye dayatmaya çalıştığı bir tanım
var
kafasında. Bu durumda olan, gerçek laikliğe oluyor! Örneğin, Türkiye'nin en
laik geçinen kesimlerinin Diyanet İşleri Başkanlığı'na da zorunlu din
derslerine de, İmam Hatiplere de kökten bir karşı çıkışları yoktur. Türban
konusunda sergilenen duyarlılığın yüzde biri, bu konularda gösterilmemiştir.
İşin özü şudur ki, aslında ülkemizde yaşananlar bir laiklik mücadelesi
değildir. Dini kimin kontrol edeceği konusunda süregelen bir mücadeledir. Bu
halka laiklik diye yutturulurken, gerçek laiklik bu arada güme gidiyor.



Diğer bir tabumuz da Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)… Yine herkes kendince
kutsuyor, benimsiyor ve tabulaştırıyor TSK'yi… Hatta TSK denildiğinde neyin
anlaşılması gerektiği konusunda bile bir uzlaşma yok.  Oysa TSK, Türkiye'nin
iki büyük ve asıl "partisinden" biri… (Diğeri TÜSİAD'tır ki onun içinde yer
aldığı tabuya aşağıda değineceğim) Gerçekte gırtlağına kadar siyasetin
içindedir ordu… Bir anlamda bu doğal, çünkü siyasetin önemli bir bileşeni
güçtür ve ordu da gücün en somutlaşmış ve kurumsallaşmış halidir. Dünyanın
her yerinde ordu siyasetin içindedir. Ama Türkiye'de bu iç içe olma
durumunun tarihsel bir arka planı ve geleneği de var.  Türkiye'nin son iki
yüzyıllık tarihine baktığımızda asker–siyaset ilişkilerinin hep canlı ve
etkili olduğu, son tahlilde de askerin siyasal gidişatı belirlediği görülür.
Garip olan bu değil, bu derece siyasallaşmış bir kurumun, topluma sınıflar
üstü ve toplumsal-siyasal gelişmelerden bağımsız gibi sunulmasının kimse
tarafından sorgulanmamasıdır. Sonuçta ordu da gerçek niteliği ile güme giden
bir kurumdur.



Bir diğer tabumuz, bekçiliğini Türkiye'nin diğer büyük partisinin (TÜSİAD)
yaptığı kapitalist düzendir. Ekonomi hakkında her şeyi konuşabilirsiniz,
istediğiniz şekilde eleştiri yapabilirsiniz, ama özel mülkiyeti ve kâr
düzenini sorgulamayacaksınız. Sistemin altın kuralı ve tabusu budur!



Sistemin sınırları bu şekilde çizildiğinde ve bu bunlar sorgulanamaz
kılındığında, siyasal gelişmeler konusunda ortaya atılan senaryoların sözde
"farklılığının" ne anlamı kalıyor? Örneğin olası bir CHP-MHP koalisyonu ile
Türkiye'nin emperyalizmin güdümünde taşeronlaştırılmasının ya da "yargısal
darbe" ya da "sivil darbe" ya da "askeri darbe" senaryolarının bir farkı var
mı? Sonuçta yukarıdaki temel parametreler yaşamaya devam edecek, seyirci bu
sefer de başka tezahürat yapacak. "A takımı" gidecek, "B takımı" sahaya
çıkacak, seyirci onu destekleyecek. Bu eksendeki bir "siyasallaşmadan"
hiçbir şey çıkmaz. Ara sıra tribünlerin gazını almak için Nisan 2007
mitinglerinde olduğu gibi "küfürlü" tezahürata izin verilir, ama sistemin
çarkı en sonunda yine işlemeye devam eder.



Türkiye'deki laiklik anlayışını (aslında dinin nasıl algılandığını ve
kontrol edildiğini), ordunun sınıfsal ve toplumsal niteliğini ve özel
mülkiyet düzenini sorgulamaya var mısınız? Bu yapıları yerli yerine
oturtmaya; devrimci, Kemalist ve halkçı siyasetin rotasını da bu gerçekçilik
üzerinde inşa etmeye hazır mısınız? İşte o zaman belki bir çıkış umudu
olabilir. Yoksa bütün çabalar aslında düzenin restorasyona hizmet edecektir.
 Egemenlerin işi bittiğinde de, sizi sahadan çekip, bir başka takımı sahaya
sürmeleri için uyduruk operasyonlar bile yeterli olur. Siz derdinizi
anlatana kadar, diğer maç çoktan başlamış ve seyirci de yeni takıma
bahisleri oynamıştır.



Bu tuzağa düşmeyelim artık.



5.3.2008
Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku
Administrator tarafından yazıldı