Şu dört şeyi geri döndüremezsiniz: Geçen zamanı, ağızdan çıkan sözü, silahtan çıkan mermiyi ve sıkılan diş macununu!
Geçtiğimiz yıl, Başbakan Erdoğan'ın 14 Ocak 2000'de Avustralya'nın SBS radyosuna verdiği röportajda söylediği: "... Şimdi ben buradan „Sayın“ Öcalan'ın durumuna gelmek istiyorum... Sayın Öcalan düşüncelerinden değil, şu anda almış olduğu „kellelerin“ hesabını veriyor.“[1] sözlerini duymayanınız kalmamıştır sanıyorum. Hiç kuşkusuz bu sözler, bir çoğumuzu rahatsız ederken, şehit ailelerini ise derinden yaralamıştır. Haşa, hiç birimiz peygamber olmadığımıza, sayın Erdoğan'ın da bir insan evlâdı olduğuna göre, insanoğlu olarak hata yapmamamız neredeyse imkansız. Ne diyor Orhan Gencebay, „Hatasız kul olmaz!„ Önemli olan yapılan hatalardan geri dönebilmek, gerektiğinde de kırdığımız insanlardan „özür dileme erdemi“’ni gösterebilmek olsa gerek. Nedense Anadolu insanı özür dilemeyi bir aşağılık kompleksi olarak algılamakta, yapılan şeyi yok sayma eğilimine gitmektedir. Ne yazık ki, sayın Başbakan, ortada ses kayıtları olmasına rağmen, şehit aileleri ve yakınlarından bir özür dilememiştir. 1994 yılında evlatlarını şehit veren Hikmet-Emzade Ergül ve diğer 58 şehit ailesi adına Büyük Hukukçular Birliği Başkanı Avukat Kemal Kerinçsiz'in Kartal 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’ne yaptığı suç duyurusu üzerine açılan dava geçtiğimiz hafta sonuçlandı. Şehit ailelerinin açtığı tazminat davasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı suçlu bulan mahkeme, şehitlerimiz için “kelle” deyiminin kullanılmasının hakaret olduğuna hükmederek, Erdoğan’ı “3 kuruş tazminat” ödemeye mahkûm etti. İstanbul Kartal 2. Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimi Sevgi Övüç, “Kelleler olarak tabir edilen insanlar, bu vatan için ölenlerdir. Manevi açıdan kutsal olan şehitlerimiz, korunması gereken değerlerin başında gelir” dedi. Erdoğan'ın avukatı, “dil sürçmesi“ diyerek müvekkilini savunmuş ve davacıları “fırsatçı“ olarak nitelemiş. Mahkeme ise, gerekçeli kararında, "şehitlere 'kelle' denilmesinin bir dil sürçmesi olarak kabul edilemeyeceğini bildirdi. Kartal 2. Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimi Sevgi Övüç, gerekçeli kararında, "Şehitlik bu toplum için bu kadar önem arz ederken, toplumu yönetme iddiasıyla ortaya çıkan insanların, bu vatanın şehitlerinden 'kelle' olarak bahsetmesinin toplumda büyük infiale yol açtığı anlaşılmıştır. Çanakkale savaşlarında ölen insanlar için her yıl Çanakkale'de anma toplantısı düzenleyen Avustralya gibi bir ülkede, bir siyasetçinin, ülkemizin şehitlerinden bahsederken daha itinalı konuşması gerekirken ve aynı konuşma bütünü içinde teröristbaşı Abdullah Öcalan'dan bahsederken sürekli 'Sayın Abdullah Öcalan' derken, Türkiye Cumhuriyeti'nin devamı için can veren ve artık Türk halkından sadece saygı bekleyen vatan şehitleri için toplum içinde hakaret içeren bir söz olarak nitelenen 'kelle' tabirinin kullanılması dil sürçmesi olarak kabul edilemez... Çocuklarını bu vatan için şehit olarak vermiş insanların devletten ve devlet adamlarından tek beklentisi, şehitlerine saygı gösterilmesidir..."[2] ifadelerine yer verdi. 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesinde hocası Necmettin Erbakan'ın, „...AKP'nin Türkiye'nin yıkımında taşeronluk görevi üstlendiğini...“, „...Tuz, un, su var; ekmeği de biz yaparız zannettiler. Ancak ekmek yapmak için maya lazım, o da sizde yok. Maya yok sizde, o Allah vergisidir“, „...5 para etmezsiniz siz... Dişi çıkmamış çocuk, gel bakalım buraya... Öyle enseni kırarak, kaşlarını çatarak verdiğin pozlar 5 para etmez. Bre artist, madem bu oyunları oynuyorsun, peki senin dudağın neden uçuklamış?... AB'ye girmek istiyor. AB dediğin nedir ki? Aile yok olmuş, çocuklar uyuşturucu batağında, sen buraya mı girmek istiyorsun? Sen hangi inancın evladısın, sen hangi tarihin çocuğusun neyi bırakıp nereye gidiyorsun? Şimdi dut yemiş bülbüle döndü...“[3] sözlerine tek laf etmeyen Erdoğan, mahkemenin vermiş olduğu „3 Kuruşluk manevi tazminat“ kararına, 8 Ocak 2008'de AKP Grup Toplantısı'nda:[4] „...Ben, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıyım. Şahsımla alakalı, düşünebiliyor musunuz, dava açıldı. Neymiş birisine ben 'sayın' demişim ve bundan dolayı açılan dava da ne biliyor musunuz? 3 kuruşluk manevi tazminat davası... Niye? Acaba diğerleri tutar mı tutmaz mı? Hileişeriye uygulayacaklar ya... Her zaman şunu biz biliriz. Suçun işlendiği yer, eğer matbuatsa yayının yapıldığı yer, suçlunun, zanlının, neyse bulunduğu yer... Hiç alakası olmayan bir yer. Nerede? Kartal İlçesinde... Bunu anlamakta zorlanıyorum. 'Adalet mülkün esasıdır' diyorsak, bu esas yerine gelmeli. Çünkü ben de ceza alıyorsam, bu cezaya inanmalıyım. Demeliyim ki 'bu ceza haklı, ben de bu cezayı çekmeliyim.' Şu olaya bak, 3 kuruşluk manevi tazminat... Ne demek bu? 'Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını ben manevi tazminata mahkum ettirdim...' Olmaz böyle şey... Hukuk, bu kadar zedelenmemeli, bu duruma getirilmemeli. Eğer ben bir manevi tazminata mahkum edileceksem, bunun hakkı verilir, öyle mahkum edilir. Ama ben de buna layık olduğumu kabul ederim. Yoksa nefislerimizi tatmin için bu tür kararlar verilmez.“ sözleriyle adeta ateş püskürüyor, verilen kararın doğru olabilmesi için, öncelikle kendisinin, kararın doğruluğuna inanması gerektiğini söylüyor. Söylüyor söylemesine de, bir taraftan da teröristbaşına „sayın“, şehitlere ise „kelle“ dediğini de kabul ediyor, diğer bir ifadeyle, „ben bunları demedim“ diyemiyor. Konu „adalet“ olunca, tarihe altın harflerle geçmiş iki kişiden örnek verelim. Bazılarının „Atatürk“ adını duyunca tüylerinin diken diken olduğunu görür gibiyim. O yüzden de ilk örneğimiz Osmanlı'dan olsun... Kanuni Sultan Süleyman ve Kadı’nın Kararı [5] Süleymaniye Camii'nin inşaası sırasında bir Ermeni usta, yanlış duvar yapması sonucu, Kanuni tarafından cezalandırılır. Ermeni usta, Sultan'dan şikayetçi olur. Kadı, ikisini de huzuruna çağırır. Kanuni ve usta, kadının karşısında ayakta beklemektedirler. Karar açıklanır: "Kısas!" yani Kanuni de aynı şekilde cezalandırılacaktır. Ermeni usta, adalete hayret eder ve: - „Madem dininiz bu kadar adil, hem davamdan vazgeçiyorum hem de müslüman oluyorum.“ Davadan sonra Kanuni, kadıya: -“Eğer ben padişahım diye benim lehimde bir karar verseydin, seni bu kılıcımla öldürürdüm.“ Kadı, oturduğu minderin altından hançerini çıkarır ve: - „Sultanım siz de eğer 'ben padişahım' diye kararıma itiraz etseydiniz, ben de bu hançeri sizin kalbinize saplardım...“ *** İkinci örneğimiz ise Atatürk'ten...[6] Atatürk'e hakaretten sanık bir köylü hakkında takibat yapılıyordu. Durumu Atatürk'e arz ettiler: - „Mahkemeye veriyoruz“, dediler. „Size küfür etmiş.“ Atatürk sordu: - „Ben ne yapmışım ona?“ Evrakı tetkik edenler açıkladılar: - „Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş ta ondan.“ Atatürk'e bunu söyleyen bir milletvekilidir. Atatürk sormuş: - „Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?“ - „Hayır...“ - „Ben Trablus'tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şey. Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız!..“ Ne „Muhteşem Süleyman“ olmak kolay; ne de „Atatürk“! Herşeyin bir bedeli var! ahmet@guleryuz.de KAYNAKLAR: [1] 'Şehide saygı' kararı, http://www.milliyet.com.tr/2008/01/05/siyaset/axsiy02.html [2] Erdoğan'a şehitlik dersi, http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=4520 [3] Hoca: Maya yok bunlarda, http://www.tercuman.com.tr/v1/haber.asp?id=60632&baslik=Hoca:%20Maya%20yok%20bunlarda&katid=1 [4] 08.01.2008 AKP Grup Toplantısı, http://www.akparti.org.tr/ [5] http://tr.wikiquote.org/wiki/Kanuni_Sultan_S%C3%BCleyman_ve_Kad%C4%B1_aras%C4%B1nda_ge%C3%A7en_diyalog [6] „Mustafa Kemal Atatürk'ün Liderlik Sırları“, Adnan Nur Baykal, s. 156; Sistem Yayıncılık, 16. Basım, İstanbul Nisan-2004. |