1. Cumhuriyet Mitinglerinin Anlamı
14 Nisan 2007’den bugüne kadar geçen yaklaşık bir ay gibi çok kısa bir zaman süresince, Türkiye’de meydana gelen politik, sosyolojik, psikolojik değişim ve kalkışmaları, başta yabancılar olmak üzere hiç kimse bilimsel veya düz mantıkla izah edememektedir. Çünkü onlar Türkiye’nin kuruluş şartlarını, kazanımlarını, Kemalist ideoloji ve ruhunun Türk milletinin kültüründen öte genlerine kazındığının hiç bir zaman farkında olmadılar ve olmak istemediler. Kemalist ideoloji ve devrimlerin 1950’ye kadar geçen 27 yıl gibi çok kısa bir zamanda Türk Milletine benimsetilmesi dünya çapında bir mucizedir. Bu ideoloji ile donanmış o zamanki ve takip eden nesiler çok değerli öğretmenlerimizin ve milli karakterinden hiç bir zaman taviz verilmemiş eğitim sistemimizin eseridir. İşte bu meydanları dolduranlar bunlar ve onların çocukları/torunlarıdır. Bu muhteşem milyonların hiç bir ekonomik talep ve şikayetlerinin olmadığı dikkate alındığında, 84 yıllık Cumhuriyetin kazanımlarına karşı başlatılan bu duruş ve tavrın ne kadar kutsal olduğu ve bireysel inançların da üzerine çıktığı açıkca görülmektedir. Bunun bir başka anlamı da, Cumhuriyet değerlerinin 75 milyonluk Türk Milletinin yaşam standartları, ulusal kültür ve tarihi ile mükemmel bir uyum sağladığıdır. Özellikle kadınlarımızın bu toplantılarda başı çekmesi, diğer İs! lam ülkerindeki kadınların giderek daha fazla baskı altına alındığı bir dönemde çok daha anlamlıdır. Türk Milletinin bu kitlesel coşkusu, Batı’da tam bir korku ve şaşkınlık yaratmıştır. Çünkü, bu kitlesel gösteri Türkiye Cumhuriyeti’nin;
- Tam Bağımsızlık
- Anti-Emperyalizm
- Türklük Üstkimliği( Ne Mutlu Türküm Diyene)
Prensiplerine dayalı Kemalist İdeolojiden hiç bir zaman vazgeçmeyeceği ve taviz vermeyeceğini açıkça göstermiştir. 2002’den bu yana mevcut iktidarın da büyük yardımıyla, AB projesi, demokrasi, liberal ekonomi, insan hakları ve özgürlükler söylemleri ile Türkiye’yi politik ve ekonomik kontrola alan Batı, bu gösteriler karşısında bölgedeki plan ve stratejilerinde Türkiye’yi yeniden değerlendirmek zorunda kalacaktır.
2. Lozan’ı Hiç Bir Zaman Unutmadılar
90 yıl önce, dünya tarihinde ilk defa bir imparatorluk kalıntısının, teba ve kul konumundaki insanları, dünyayı yöneten sömürgeci devletlere karşı bilinçli bir başkaldırı ve direniş göstermiş/gösterebilmişlerdir. Halkın motivasyonu ve birleştirilmesi Atatürk’ün eşsiz dehasıyla sağlanmıştır. Bunun daha önce dünyada yaşanan başka bir örneği yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Demokratik ve Laik bir yapıda yükselmesi tam bir mucizedir. Çünkü, Aydınlanma,Endüstrileşme ve Kentleşme süreçlerinden geçmeden bir toplumda laik ve demokratik bir yapı kurulamaz. Bu nedenle ülkemizin değerli sosyologu Emre Kongar Türkiye Cumhuriyetini 20. yüzyılın en büyük kültürel ve siyasi mucizesi
Bu tehlike ABD’li araştırmacı Max Thomburg tarafından o tarihte şöyle açıklanmıştı; Türkiye, Arap dünyası tarafından yakından izlenen sosyal ve ekonomik bir alandır. Bizim etki alanımızdaki ülkeler bunu örnek alacak olurlarsa dünyaya egemen olma istencemiz boşa çıkacaktır. Bugün en güncel örneği teşkil eden Irak direnişinin kökeninde bile, Türk İstiklal Savaşı’nın tohumlarının olduğunu söylemek mümkündür. Lozan Anlaşması, Emperyalist Batı’nın uluslararası hukukta geçerli bir yenilgi belgesidir. O nedenle, başta İngiltere olmak üzere Avrupalılar Lozan Anlaşmasını hiç bir zaman içlerine sindiremediler. Hatta öylesine ki, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni küçük düşürmek için İngilizce lugatlara ismini “Turkey” hindi olarak koydular. Özellikle Anlaşmanın Musul ve ekonomik bağımsızlıkla ilgili kısımlarına ısrarla direndiler, hatta görüşmeler 8 ay ertelendi. Sonunda 5 yıl süreli eski gümrük tarifeleri geçerli olmak üzere anlaşma sağlandı. Kapitülasyonların kaldırılmasına rağmen 5 yıl süreyle gümrük tarifelerinin aynen muhafaza edilmesi, Türkiye’yi kuruluş aşamasında en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda ekonomik yönden korumasız bırakmıştır. 1923-29 arasındaki bu 5 yıllık dönemde eski gümrük tarifeleri ülkemize ancak %12.9 luk bir koruma sağlayabilmiştir. 3. ABD Kontrolundaki Türkiye Manzaraları
Türkiye 1954 yılına kadar Osmanlı borçlarını ödemeye devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası, Türkiye’yi ekonomik olarak diz çöktürme stratejisi izlenmiştir. Eğer, İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş dönemine girilmemiş olsaydı, bugün ülkemiz üzerindeki bölücü planlarla çok daha erken karşı karşıya kalacaktık. Batı’nın bu dönemde Türkiye’ye olan ihtiyacı, bu planları zorunlu olarak erteledi. Bu noktadan sonra ABD, kötü ve tehlikeli örnek Türkiye’nin konumunu değiştirmeyi hedefledi. İlk adım 1948 Şubat ayında atıldı. Yapılan anlaşmaya göre; “TC Hükümeti, sağlayabilmekle vazifeli bulunduğu ve müsade edebileceği maddeleri, hizmetleri, kolaylıkları veya bilgileri ABD’ye temin edecektir” denildi. Takiben, Truman Doktrini kapsamında Türkiye ve Yunanistan’a yardım yasası yürürlüğe girdi. Yasanın girişine; Türkiye’nin özgürlük ve bağımsız varlığını sürdürmek için ABD’ye yardım için başvurduğu yazıldı. 25 yıl sonra Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet varlığını sürdürmek için ABD’den yardım dileniyordu. [1]yetersizlik ve aciziyet” belgesiydi. Aynı Amerikan yasasının 5. maddesinde ABD Başkanına gerekli gördüğünde yeni kurallar koyma yetkisi verilerek Türkiye’nin egemenliği de zedelenerek tam bir teslimiyet içine girildi. Ayrıca Amerikan yardımının ülke içinde ve bölgede propogandasının yapılması görevi de buna eklenerek, Türkiye Amerikan kültür emperyalizminin bir aracı haline getirildi! . 1940’ lı yıllarda doğanlar ilkokullarda Amerikan süt tozu içtiklerini, balık yağlarını yuttuklarını, askeri birliklerde İkinci Dünya Harbinden kalma Amerikan et stoklarının tüketildiğini hatırlayacaklardır. Türkiye, ekonomik ve askeri bağımlılık yanında milli lakaplı kurumları aracılığıyla giyimden, sinemaya, müzikten sigaraya ve eğitime kadar aynı zamanda kültürel bir hegemonya altına sokulmuştur. Bu aldanış içinde, Amerikan filmlerindeki kızılderili katliamlarının soy kırım olduğunu düşünmeden, mavi ceketli Amerikan askerlerini avuçlarımız kızarana kadar alkışladık. Özetle,1945 den itibaren, Soğuk Savaşla birlikte Türkiye, güvenlik nedenleri ile ekonomik, siyasi ve askeri yönden ABD güdümüne girmiştir. Bunu bir nevi yarı sömürge olarak nitelemek mümkündür. Siyasi irade yoksunluğu ve ekonomik yetersizlik buna neden olmuştur.
4. Lozan’ın Rövanşı Batı hiç bir zaman Lozan’ın rövanşını almaktan vazgeçmedi. Bunu, takip eden tarihi sürecin her aşamasında görmek mümkündür. Osmanlılardan bu yana Türkler, Türk-Müslüman kimliği ile özdeşleşmiş olarak, her aşamada Batı’nın karşısında yenilmez, engelleyen, baltalayan, plan ve stratejileri boşa çıkaran bir millet oldu. Çünkü Türklük kimliği, karakteri ve inançları her zaman doğrudan, adaletten ve mazlumdan yanaydı. Türklerin tarihinde sömürme ve zorla asimilasyon yoktur. Batı-Türk çatışmasından bugünü de etkileyen Türkiye’yi suçlu duruma sokan bazı örneklere bir göz atalım; - Her iki dünya savaşında da Boğazları kapatarak harbin uzamasına, çok sayıd! a insan ve maddi kayıplara neden olunması,
- Batıyı yenen tek Müslüman ülke olması,
- Gücünden korkulan emperyalist devletlere karşı başarılı olunabileceğinin gösterilmesi,
- ABD’nin afyon ekim yasağına karşı gelinmesi (1971)
- Uluslararası hukuka dayanarak çekinmeden 1974’de Kıbrıs’a müdahele edilmesi
- Patrikhane’nin Ekümenikliğinin kabul edilmemesi,
- Misyonerlik faaliyetlerinin engellemesi,
- Türkiye üzerinden Irak’a müdaheleye izin verilmemesi,
- Müslüman-Laik ve modern bir devlet yapısı ile eşsiz bir dünya modeli olması
Batı’nın unutmadığı/unutamadığı ve içine sindiremediği olgulardır. 5. Batı Meydanlardaki Türk Halkından Neden Korkuyor? Irak Savaşı Avrupa’yı iki yönden etkiledi. Kesilen ve azalan Irak petrol ihracatı nedeniyle hem başka kaynaklar aramaya mecbur kaldılar, hem de Irak’taki yatırım ve ticaretleri ABD’nin rızasına bağlı hale geldi. Böylece, ABD’ye destek vermeyen Almanya ve Fransa cezalandırıldı. Avrupa’nın halen % 40 oranında enerji bakımından bağımlı olduğu Rusya’nın Küresel Ekonomik Sisteme bütün boyutlarıyla [2]
belgesiydi. Aynı Amerikan yasasının 5. maddesinde ABD Başkanına gerekli gördüğünde yeni kurallar koyma yetkisi verilerek Türkiye’nin egemenliği de zedelenerek tam bir teslimiyet içine girildi. Ayrıca Amerikan yardımının ülke içinde ve bölgede propogandasının yapılması görevi de buna eklenerek, Türkiye Amerikan kültür emperyalizminin bir aracı haline getirildi! . 1940’ lı yıllarda doğanlar ilkokullarda Amerikan süt tozu içtiklerini, balık yağlarını yuttuklarını, askeri birliklerde İkinci Dünya Harbinden kalma Amerikan et stoklarının tüketildiğini hatırlayacaklardır. Türkiye, ekonomik ve askeri bağımlılık yanında milli lakaplı kurumları aracılığıyla giyimden, sinemaya, müzikten sigaraya ve eğitime kadar aynı zamanda kültürel bir hegemonya altına sokulmuştur. Bu aldanış içinde, Amerikan filmlerindeki kızılderili katliamlarının soy kırım olduğunu düşünmeden, mavi ceketli Amerikan askerlerini avuçlarımız kızarana kadar alkışladık. Özetle,1945 den itibaren, Soğuk Savaşla birlikte Türkiye, güvenlik nedenleri ile ekonomik, siyasi ve askeri yönden ABD güdümüne girmiştir. Bunu bir nevi yarı sömürge olarak nitelemek mümkündür. Siyasi irade yoksunluğu ve ekonomik yetersizlik buna neden olmuştur. |