Yugoslavya ve Türkiye, tarih boyunca sayısız kereler ortak bir kaderi paylaşmışlardır. İki ülke arasındaki birlikteliğin başlangıcı, 1389 tarihli Kosova Meydan Muharebesi’ne kadar dayandırılabilir.[1] Bu muharebenin sonucunda, üzerinde Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti’nin kurulacağı toprakların önemli bir bölümünün Osmanlı hakimiyetine girmesi süreci başlamıştır. Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesinde dönüm noktasını, 1878 Ayestefanos ve Berlin anlaşmaları oluşturmuştur. Kuşkusuz, Türkiye ve Yugoslavya bakımından, aynı imparatorluğun parçaları olmak durumu artık çok gerilerde kalmıştır. Ancak, iki ülkenin yaşadıkları deneyimlerden, karşılıklı olarak yararlanmaları gereği ve olanağı, hiç bir zaman sona ermemiştir. Bugün de Yugoslavya’nın yaşadığı çok acılı deneyimlerden çıkarmamız gereken anlamlı dersler bulunmalıdır.
Çok Uluslu Yapı Yugoslavya, parçalanmadan önce, altı federe cumhuriyetten oluşmaktaydı. Bu cumhuriyetler içinde, Sırbistan, Bosna-Hersek, Makedonya ve Karadağ, esas olarak, yaklaşık 600 yıl Osmanlı hakimiyetinde yaşamışlardır. Bunların nüfusu, ağırlıklı olarak Ortodoks mezhebindendir ve kirilik alfabesi kullanmaktadırlar. Geriye kalan cumhuriyetlerden, Hırvatistan ve Slovenya ise esas olarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliği altında yaşamış olmalarına karşın, özellikle Hırvatistan, Osmanlı ile uzun yıllar süren komşuluk ilişkileri içinde bulunmuştur. Hırvatistan ve Slovenya’nın nüfusu, çoğunlukla katolik mezhebine mensuptur ve latin alfabesi kullanmaktadırlar. Bunların dışında kalan, Kosova ve Voyvodine özerk bölge statüsüne sahipti ve Sırbistan sınırları içinde yer almaktaydı. Genellikle, Osmanlı’dan kalan federe cumhuriyetler ve Kosova, Avusturya-Macaristan İmparatorluğundan kalan federe cumhuriyetlere ve Voyvodino’ya göre daha yoksul bir nüfus barındırmıştır. 1980 öncesi verilerine göre [2], Yugoslavya’yı meydana getiren nüfus içinde en kalabalık bölümü Sırplar (8,1 milyon) oluşturmaktaydı. Ardından, sırasıyla Hırvatlar (4,5 milyon), Müslümanlar (1,7 milyon), Slovenler (1,7 milyon), Arnavutlar (1,3 milyon), Makedonyalılar (1,2 milyon) ve Karadağlılar (yarım milyon) gelmekteydi. Türk kökenli olan ve olmayan nüfusu birlikte ifade etmek üzere kullanılan “Müslüman” tanımlamasının ifade ettiği topluluğun çoğunluğu, Bosna-Hersek Cumhuriyetinde yaşamaktaydı ve bunlar Bosna-Hersek’in nüfusunun yaklaşık %40’ını oluşturmaktaydı. Ayrıca, Türkler, “ulusallık” olarak ifade edilen bir kategori oluşturmaktaydılar. Resmi verilere göre, Türkler’in sayısı yarım milyona yaklaşmaktaydı ve bunların en kalabalık bölümü (yüzbin kişi kadarı) Makedonya’da bulunuyordu. Son olayların, başta gelen kurbanlarını oluşturan Arnavutlar ise çoğunlukla Kosova’da yaşamaktaydılar. Kosova nüfusunun %80’e yakını Arnavutlardan oluşmaktaydı. Böylesine karmaşık bir nüfusa sahip olan Yugoslavya, Tito yönetimindeki sosyalist düzen içinde, değişik topluluklar arasında hayranlık verici bir uyum kurmuş gibi görünmekteydi. Her topluluk, kendi eğitim kurumlarına, tiyatrolarına, basın-yayın organlarına... sahipti. Yalnızca, federe devletlerin ana nüfusunu oluşturan halklar değil, ayrı bir federe devlete sahip olmayan Türkler’in yanı sıra Macarlar gibi çok küçük bir azınlık oluşturan topluluklar bile geniş kültürel haklardan yararlanmaktaydılar. Yugoslavya, bu durumu ile azınlıklar üzerinde ağır baskılar kuran Jivkov yönetimindeki Bulgaristan gibi ülkelere hiç benzemeyen bir durumdaydı. Bütün bunlar, Yugoslavya’nın bugün içine düşürüldüğü kaostan ve bir türlü bitmek bilmeyen çok ağır insanlık facialarından uzak kalabilmesi için yeterli olmadı. Nereden Nereye?
Yugoslavya, 1945’te Nazilere karşı yürütülen çetin bir bağımsızlık mücadelesinin sonucunda kuruldu. Doğu Avrupa’daki diğer sosyalist ülkelerin hepsi, bağımsızlıklarını Sovyetlere borçluydular. Bunların hepsinin liderleri, Nazi işgali karşısında Moskova’ya sığınmış; ülkeleri işgalden kurtulunca gelerek devletin başına geçmişlerdi. Yalnızca Tito, halkıyla birlikte aynı tehlikeleri ve acıları göğüslemiş; kendi örgütlediği Partizan birliklerinin başında savaşı bizzat yürütmüştür. Bu yönüyle, Kuvayı Milliyenin başındaki Mustafa Kemal’in eylem çizgisini sürdürmüş gibidir. Churchill, 11 Ekim 1944’te Moskova’da Stalin’e çeşitli Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkeleri üzerinde nüfuz bölgelerinin hangi oranlarda belirleneceğine dair önerilerde bulunmuş; Stalin de bunları kabul etmiştir. Bu anlaşmaya göre, Yugoslavya Batı ile Doğu arasında yarı yarıya (fifty fifty) nüfuz bölgesi olarak belirlenmiştir. [3] Bu anlaşma ertesi yıl Yalta Konferansında resmen onaylanmıştır. Tito ve partisi, başlangıçta Moskova’ya içtenlikle ve biraz da duygusal bir biçimde bağlıydılar. Yalta’nın gereğine uygun olarak, kendi istek ve iradelerine rağmen Kominform’dan atılmışlardır ve Yugoslavya, Batı ile Doğu arasında yarı yarıya nüfuz bölgesi konumuna itilmiştir. ABD ve Sovyetler, bu sonucu, aralarında sağladıkları eşgüdüme dayalı manevralar sonucunda dayatmışlardır. Yugoslavya’nın bu evrimi, Türkiye’nin tam bağımsızlıkçı Kemalist çizgiden koparılarak Batı ittifak ağına dahil edilmesi süreciyle eş yönlü ve eş zamanlı olarak cereyan etmiştir. Tito, başlarına neler getirilmek istendiğinin ayırdında olmuştur. O dönemde yaptığı bir konuşmada, “başkalarının hesabını ödemek istemiyoruz; uluslararası pazarlıkta rüşvet olarak kullanılmak istemiyoruz; bir nüfuz bölgeleri politikası içine karışmak istemiyoruz” diye haykırmaktadır. Ne var ki çaresiz kalmış; büyük devletlerin planlarını bozması mümkün olamamıştır. Daha sonra, 1973’te, Yugoslav yazarı Drulovic, “Yalta’nın gölgesi... Küçük ülkelerin yazgısı bakımından bir simgedir bu... Geleceğimizi de ne yazık ki ‘büyüklerin’ sayısız baskı ve hırs eylemlerinin bulutları karartmaktadır” diye yazmaktadır [4]. Bu sözler, bugün yaşanan gerçekler dolayısıyla, ayrı bir anlam kazanmış bulunmaktadır. Bağlantısızlar Hareketi Tito yönetiminin, Washington’a ve Moskova’ya rağmen izlemek istediği yolun iki belirleyici çizgisi olmuştur. Bunlardan birincisi, dış politikada Bağlantısızlar Hareketi, ikincisi ise ekonomik ve sosyal alanda Özyönetim deneyidir. Bağlantısızlık Hareketinin temelleri 1955’te Bandung ve 1961’de Belgrad konferanslarında atıldı. Tito, Nehru ve Nasır ile birlikte hareketin öncülüğünü yaptı. Bağlantısızlık Hareketi, Washington ve Moskova’nın dayatmalarına karşı, dünya halklarının demokratik tepkisini temsil etmek iddiasıyla belirdi. Bağlantısızlar Hareketi, bir çok bakımdan Mustafa Kemal’in tam bağımsızlıkçı çizgisinin devamı ve günümüzdeki “Avrasya Seçeneği” arayışlarının esin kaynağı gibidir. Ne acıdır ki Mustafa Kemal’in ülkesinin, o dönemde Menderes-Zorlu ikilisi tarafından biçimlendirilen dış politikası, Bağlantısızlar Hareketi içinde başlangıçta Batının “Truva Atı” rolünü oynamak biçiminde belirdi. Bu rol, özellikle Bandung Konferansı sırasında somutlaştı. Daha sonraları, Türkiye bu gelişmelerin tamamen dışında kalmak ve giderek karşısında olmak rolünü üstlendi. Bağlantısızlar Hareketi, güçlü bir maddi ve kitlesel temele oturamadı. 1964’te Nehru’nun, 1970’de Nasır’ın ölümüyle Bağlantısızlar Hareketi, gücünü önemli ölçüde yitirdi. Tito’nun 1980 yılı başında ölmesiyle, bu konudaki umutlar tümüyle silindi. Yugoslavya, dış politikada istikrarlı bir çizgi izleyemedi. Bu durumun “Tito’nun samimiyetsizliğini değil, fakat onun ve Yugoslavya’nın kaderini biçimlendiren tarihsel güçleri denetlemedeki yetersizliklerini kanıtladığı” [5] söylenebilir. Bağlantısızlar Hareketi’nin, Yugoslavya’yı oluşturan cumhuriyetler arasında beliren ve bugünkü parçalanmanın temelinde yatan görüş ayrılıklarının odaklaştığı konular arasında önemli bir yeri vardır. Henüz Tito hayattayken, Slovenya ve Hırvatistan gibi zengin ve Avrupa Birliği’ne sınır oluşturan cumhuriyetlerden, bağlantısızlar hareketine karşı sesler yükselmeye başlamıştı. Bunlar, bağlantısızlar hareketine öncülük etmenin Yugoslavya’nın çapıyla orantılı olmadığı; bunun yerine, Avrupa Ortak Pazarı ile iyi ilişkiler kurarak yabancı sermayeyi çekmenin daha yararlı olacağı görüşündeydiler. [6] Bu yoldaki eğilimler, bağlantısızlığın sonunun gelmesine katkı sağladılar. Karşılık olarak da, bağlantısızlığın sonu, parçalanmayı tahrik eden sonuçlar doğurdu. Özyönetim Yugoslavya, özyönetim uygulamalarına 1950’de başladı. Kendi yazdıklarına göre, özyönetimin fikir ve isim babası, Milovan Cilas’tır. Cilas, Tito’nun yakın silah arkadaşıdır ve devletin kurulmasından sonra da sağ kolu olarak yönetimde yer almıştır. Cilas’ın sosyalist ülkelerde kapitalist sınıfın yerini almış bir sınıf olarak gördüğü parti ve hükümet bürokrasisine karşı, “Yeni Sınıf” ismini taşıyan kitabında yönelttiği eleştiriler, o dönemde geniş yankılar uyandırmıştı. Özyönetim fikri, geniş ölçüde bu eleştirilerden güç almaktaydı. Cilas’ın bu yöndeki tutumu ve eleştirileri, zamanla, Yugoslav yönetimi tarafından Batılı kapitalistlerin niyetlerine hizmet edici nitelikte görülmüştür. Bu yüzdendir ki Cilas, özyönetim uygulamalarına geçildikten bir kaç yıl sonra tasfiye edilmiştir. Ancak, Yugoslavya’nın özyönetim hülyası, yakın zamanlara kadar devam etmiştir. Sosyalizmin bütünlük kazanması için demokratik olması elbette ki gerekliydi. Özyönetim, bir bakıma bu yöndeki arayışların ürünüdür. Yugoslav resmi tezine göre, özyönetim, Marksizmin öngördüğü ileri bir aşamada kurulacak olan “özgür üreticilerin birliği” fikrinin ilk somut tezahürüydü. Yugoslavya’nın uluslararası sermayeye açılması, özyönetim sayesinde sağlanması düşünülen demokratikleşme sürecine gölge düşüren ve giderek sözde kalmasına neden olan, en önemli faktörü oluşturmuştur. Bu durum, Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde bir yandan, çok partili yaşama girerken, diğer yandan da Batı sermayesine kapılarını açmasına veya Rusların glasnost(şeffaflık) ile Perestroykayı bir arada gerçekleştirme iddialarına benzeyen sonuçlar doğurmuştur. Yugoslavya’da, sınırları giderek genişleyen bir etkinlik kazanan uluslararası sermaye, iktidarını tartışmasız bir konuma yükselttiği ölçüde, özyönetimi ve genel olarak demokrasiyi çarpıklaşmaktan kurtarmak olanaksızlaşmıştır. Bu durumun sonucu olarak, özyönetim uygulamaları, kamusal mülkiyet ile bireysel mülkiyet arasında bir geçiş aşaması işlevi görmesi mümkün olan “grup mülkiyeti” biçiminin oluşumuna ortam hazırlamaktan ibaret kalmıştır. Bu durum, bir yönüyle de “tek ülkede sosyalizm”in, Yugoslavya gibi küçük bir ülkede kurulmasının olanaksızlığını kanıtlayan bir örnek olarak yorumlanabilir. Tito, uluslararası alanda güçlü dayanaklara sahip olmadan, ciddi adımlar atmanın olanaksızlığının bilincindeydi. Bu açıdan Sovyetlerdeki gelişmeleri daima umutla izlemiştir. Kruşçev’in demokratikleşme çabaları, bu yöndeki umutlarını kamçılamıştır. Ancak, Kruşçev’in kısa bir süre sonra 1964’te tasfiye olması ve aynı yıl Nehru’nun ölümü, Yugoslavya’nın başka arayışlara sürüklenmesine katkı sağlamıştır. Yugoslavya, 1964 ve 1965’te aldığı bir dizi önlemle “pazar sosyalizmi” veya “bırakınız yapsınlarcı sosyalizm” olarak tanımlanan bir süreci resmen başlatmıştır. O yıllarda, kimi gözlemciler tarafından, “sosyalizmden kapitalizme barışçı geçiş” [7] olarak tanımlanan bu sürecin son halkaları, günümüzdeki kanlı olaylardır. Yugoslavya, geleneksel olarak, sosyalist ülkeler arasında bölgesel gelir dağılımı en dengesiz olan ülke konumundaydı. Pazar ekonomisine geçiş bu durumu daha da ağırlaştırmıştır. 70’li yıllarda patlak veren dünya ekonomik bunalımı ve onunla birlikte kabaran neoliberal dalga döneminde Yugoslavya’ya dayatılan önlemler, istikrarın sağlanmasında belli bir işlevi bulunan Federal hükümetin gücünü büsbütün zayıflatmış ve sosyalizmin ülkeyi birbirine bağlayan en son halkalarının da parçalanmasına neden olan sonuçlar doğurmuştur. Bu durumun sonuçları, bölgesel gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleşmesinde açıkça görülmüştür. 1976’ya gelindiğinde, ülkenin en zengin bölümünü oluşturan Slovenya’nın adam başına ulusal geliri, en yoksul bölümünü oluşturan Kosova’nın adam başına ulusal gelirinin 7 katına yaklaşmış bulunuyordu. [8] Yugoslavya’ya dayatılan önlemler, o tarihlerde ABD hükümeti tarafından “oyun planı” (game plan) olarak isimlendirilmiştir. [9] Kimi gözlemcilere göre, Cilas da bu oyunun biraz erken sahneye çıkmış bir aktörüydü [10]. Bu gelişmelerin, Tito’nun ölümünden sonraki yıllarda ortaya çıkardığı tablo, Özyönetim ile ilgili çalışmamın 16 yıl önceki ikinci baskısına yazdığım önsözde şöyle anlatılmaktadır: [11]
“Tito, 1980 yılı Mayıs ayının başında ölmüştür. Tito’nun ölümüne öngelen yıllarda özyönetimli sosyalizmin 1950’lerden beri süregelen uygulamaları çerçevesinde ortaya çıkan bazı sınırlılıkların bilincine varılmış ve bunlar açıktan tartışılmaya başlanmış bulunuyordu. 1965’ten bu yana, otoriter merkeziyetçiliğin sakıncalarından sıyrılmak için atılan adımların, bu defa başka birtakım sakıncaları beraberinde getirmeye başladığı görülmeye başlandı. Merkezi kontrolden boşalan alanların halk katılımıyla değil, yabancı tekellerle bağlantılı yerli tekelci odakların kontrolüne girdiğine dair şikayetler başlamıştı. “Pazar sosyalizmi”, “bırakınız yapsınlarcı sosyalizm” olarak nitelendirilen bu uygulamalar, Yugoslavya’yı uluslararası sermaye ve uluslararası pazarla içiçe bir konuma getirmişti. Bu gelişmelerle bağlantılı olarak bölgelerarası dengesizlikler ağırlaşmakta; esasen mevcut olan, ayrıcalıklı eğilimleri tahrik eden koşullar doğurmaktaydı. Özellikle, 1974 yılında toplanan Komünistler Birliği’nin 10. Kongresi bu sorunların dile getirildiği, kendiliğindenciliğin ve piyasa kurallarının herşeyi belirlemesinin şiddetle eleştirildiği bir forum oluşturmuştur. 1978’ de toplanan 11. Kongre’de de aynı eğilimlerin sürdüğü görülür. Tito’nun da katıldığı ve bir anlamda önderliğini yaptığı bu yeni yöneliş, “demokratik merkeziyetçilik” olarak tanımlanmaktaydı. Komünistler Birliği’nin oluşturduğu platformlarda ısrarla dile getirilen bu eğilimlerin hayata geçirilme şansının sınırlılıkları kısa zamanda görülmüştür. Yugoslavya’yı uluslararası sermayenin etki alanına sokan koşullar, bu yüzden doğan sorunların çözümünde de başlıca etki kaynağını oluşturmuşlardır. Esasen, henüz Tito ölmeden üst kademe yönetiminde başlayan yeni kadro oluşumu, Tito’nun ölümünden sonra güç dengesinin, belirgin bir biçimde uluslararası sermaye odaklarının –bu arada IMF’nin- tercihlerine uygun politikalar doğrultusuna kaymasıyla sonuçlanmış gibi görünmektedir. Bazı gözlemciler sosyalist Yugoslavya’nın Tito sonrası Başbakanı Bayan Milka Planinc ile İngiltere’nin muhafazakâr Başbakanı Bayan Thatcher arasındaki benzerliğe dikkat çekmektedir. Her ikisi de “istikrar politikasının alternatifi yoktur” biçiminde özetledikleri klasik formülü savunmaktadırlar. [12]Özellikle, 1970’te başlayan, 1973’ten bu yana ağırlaşarak devam eden genel dünya bunalımının Yugoslavya’yı da etki alanı içine alan sonuçları, Tito sonrası dönemde belirgin bir biçimde ağırlaşmış bulunmaktadır. Bu gelişmeler, OECD raporlarında yer alan verilere dayanılarak şöyle özetlenebilir: Batı’da başlayan “tüketici devrimi” patlamasının Yugoslavya'yı da etki alanı içine almasıyla 1970’ te başlayan iç enflasyonist baskılar, 1979’da petrol fiyatlarındaki hızlı artışın ve dünya ekonomik bunalımının kamçılamasıyla artmış bulunuyordu. Dış ticaret açığı büyümekteydi. Bu gelişmelerin sonucunda, IMF patentli istikrar önlemleri 1980’de sokulmuş ve 1981’de ağırlaştırılmıştır. IMF kredileri, her yerde olduğu gibi bazı “düzeltici” önlemler karşılığında verilmektedir. Bunun sonucunda Yugoslavya’nın gerçek gelir ödemelerinde bu yıl (1983) % 7,5 oranında kesinti yapması beklenmektedir. Geçen yıl, gerçek gelirler, 1981’deki düzeyinin % 2,4 oranında, 1977’deki düzeyinin % 9,3 oranında daha düşük düzeyde teşekkül etmiştir. Hükümet, işçilerin bu önlemleri nasıl karşılayacağı konusunda endişelidir. “Bugüne dek, toplumsal karışıklıklardan uzak kalınmıştır. Bunun nedeni, kısmen özyönetim sisteminin hâlâ bir dertleşme ocağı olarak işlev görmesidir”. [13]Gene de küçük çaplı ve kısa süreli olmakla birlikte bazı işi bırakma eylemlerinin yoğunlaştığına dair haberler eksik değildir. Yugoslav Tanjug ajansının bildirdiğine göre, 1980 ve 1981 yıllarına yayılan 15 aylık bir dönemde, 13.500 işçinin katıldığı 300 işi bırakma eylemine tanık olunmuştur. [14]İstikrar önlemlerinin bir sonucu olarak, 1979’da % 7 düzeyinde gerçekleşen, reel sosyal hasıla artışı, 1980’ de % 2.25; 1981’ de ise % 1,75 oranına düşmüştür. [15] 1982’ de Yugoslavya’nın sınai hasılası, 30 yıldan beri ilk defa olarak ve % 0,3 oranında bir artış göstermiştir. [16] Bunlar geçmişin iddialı hedeflerine göre düzenlenmiş planlarına kıyasla bir hayli ılımlı nitelikteki 1981- 1985 planının, istikrarlı önlemleri uyarınca daha da törpülenmiş olmasının beklenen sonuçlarıdır. Buna karşılık, istikrar önlemlerinden beklenen olumlu sonuçların gerçekleştiğini söylemek mümkün görünmemektedir. Yugoslav hükümeti, 1982’ de dinarı % 20 dolayında devalüe etmekle ve petrol tasarrufuna gidilmekle, ihracatta bir artış beklenmekteydi. Bu gerçekleşmemiş ve ülke ihracatı, gerçek değerlerle, 1981’deki düzeyinin % 7 oranında daha düşük bir düzeyde kalmıştır. Cari ödemeler dengesi açığı, ancak ithalattaki daralma sayesinde belli miktarda sınırlanabilmiştir. [17] Alınan önlemlerle hedeflenen, enflasyonu geriletme çabalarının, bir bakıma başarılı olduğu söylenebilir. Hükümet, 1982’de % 15 olarak planlanan faiz haddini % 30’ çıkarmakta ve başka bazı önlemlerle, 1980 – 1981’ de % 40 civarında seyreden enflasyon oranını son yıllarda daha aşağıya çekmeyi başarmıştır. Ancak, bu sonuç için ödenen fiyat oldukça ağırdır. Sosyal hasıla artışındaki düşüşün ve fiyatlar seviyesindeki artışın gerisinde kalan bir gelir artışının yanısıra, işsizlik, Yugoslavya’da giderek önem kazanan bir sorun niteliğine bürünmektedir. 800.000’e yakın işçinin çalışmak için ülkeden ayrılmış olmasına rağmen, işsizlik oranı % 13 düzeyindedir. Yugoslavya’nın oldukça eski bir sorunu olarak bilinen ayrılıkçı hareketlerin, Tito öldükten sonra daha da alevleneceğini ileri sürenler olmuştur. Tito sonrası dönemde, bugüne kadar yalnızca 9 Arnavut asıllı Yugoslav’ın 2 polisin ölümüyle sonuçlanan Kosova olaylarına tanık olunmuştur. Tito öncesinde görülenlere kıyasla olayların bu boyutta can kaybına yol açmış olması bir farklılık sayılabilir. Ayrıca dikkati çeken bir diğer husus, Tito öncesi dönemde ayrılıkçı hareketler, Hırvatistan, Slovenya gibi ülkenin en zengin yörelerinde görüldüğü halde, bu defa ülkenin en fakir bölgesinin bu tür olaylara sahne olmasıdır... Eğer, yalnızca bir rastlantı değilse, bundan, merkezi hükümetin zengin ve fakir bölgeler karşısındaki tutumuyla ilgili bir değişme olduğu sonucu çıkarılabilir. Bir özerk bölge olan Kosova’nın, federe devlet olması doğrultusundaki taleplerin yol açtığı sorunlar değildir. Priştine üniversitesinde bir grup öğrencinin başlattığı ve hızla daha geniş boyutlar kazanan Kosova olayları, bir yönüyle bu sorunla bağlantılıdır. Bazı Yugoslav çevrelerine göre, olayların arkasında yalnızca “Stalinist Arnavutluk” değil, uluslararası gerici çevreler ve her türden egemen güçler bulunmaktadır. [18]Tito sonrası dönemde yoğunlaşan ekonomik sorunlar ve bununla bağlantılı gelişmeler, geçmişte edinilen deneylerin ışığında özyönetim sistemini geliştirme ve gerçekliğine kavuşturma eğilimlerini geri plan itmiş görünmektedir. Özellikle, derinleşen genel dünya bunalımının Yugoslavya ile ilgili sonuçları bu durumu ağırlaştırmakta; bunalımın genelliği ölçüsünde, genel düzeyde oluşturulan bazı formüllere direnmek güçleşmektedir. Konuya Yugoslavya açısından bakıldığında, ekonominin ve toplumsal yaşamın biçimlenmesinde özyönetimin yerine, uluslararası mali güç merkezlerinin ağırlığının arttığın söylemek yanlış olmayabilir”. Yugoslavya’nın Parçalanması Öykünün bundan sonrası ise, yani, uluslararası sermayenin Yugoslavya’yı iç savaşa sürükleyen tahripkar etkilerinin büsbütün ağırlaşan sonuçları, Chossudovsky’nin “Yoksulluğun Küreselleşmesi” isimli çalışmasında [19] çok açıklayıcı bir tahlile tabi tutulmuş bulunuyor. Yugoslavya’nın parçalanmasıyla sonuçlanan kaosun ve vahşetin, geçmişten miras kalan düşmanlıklarla ve halkların barbarlık eğilimleriyle açıklanması inandırıcı bir temelden yoksundur. “Yugoslavya Federasyonu’nun bölünmesi, Belgrad hükümetine kredi veren kuruluşlar tarafından zorla kabul ettirilen makroekonomik yapılandırma programı ile doğrudan ilgilidir.” [20] Bu tespit, 16 yıl önce yazılmış ve yukarıda aktarmış bulunduğumuz görüşlerle tamtamına örtüşmektedir. Anlaşılan Yalta dönemi sona ermiş; Reykjavik’te Reagan ve Gorbaçov’un buluşmasıyla, yeni bir dünyanın çizgileri belirlenmeye başlanmıştır. Bu süreç Sovyetlerin dağılmasından ibaret kalmamıştır. Yugoslavya’nın parçalanması, Balkanları özel teşebbüs açısından güvenilir bir alan haline getirme stratejisinin önemli bir parçasıdır. Önce IMF ile imzalanan sözleşmenin ve Londra ve Paris kulüpleriyle varılan borç düzenlemelerinin gereği olarak, merkezi hükümetin federe devletlere sağladığı ödenekler durdurulmuştur. Bu tür önlemler, fiili ayrılma sürecini hızlandıran bir durum yaratmıştır. Bu durum, Avrupa Birliğinin Belgrad hükümeti üzerinde uyguladığı politik baskıyla ve Almanya’nın Balkanlar’ı kendi yörüngesine sokma isteğiyle birleşince parçalanmanın koşulları bütünlenmiştir. Parçalanma süreci, toplumsal yapının temel unsurunu oluşturan özyönetimin sona erdirilmesi doğrultusundaki adımlarla bir arada gerçekleştirilmiştir. 1989’da çıkarılan İşletme Yasası ile, Özyönetimin işletmeler düzeyindeki yönetsel birimlerini oluşturan Birleşik Temel Emek Örgütleri [21] dağıtılmıştır. Böylece Yugoslavya’da işçilerin iş güvenliklerini ve genel olarak sosyal güvenliklerini tümüyle ortadan kaldıran bir özelleştirme saldırısı başlatılmıştır. IMF ve Dünya Bankasının dayattığı yapısal uyum programlarının doğrudan sonucu olarak, 1991 yılı, ilk bölünmelerin patlak vermesinden hemen önce, sanayide ve bankacılık sektöründe yoğun iflaslara sahne olmuştur. Komünist Partinin bütün bu olup bitenlere seyirci kalması sağlanabildi. 1990 Yılında Hırvatistan, Slovenya ve Bosna-Hersek’te komünistler iktidarı kaybettiler. Hırvatistan ve Slovenya’da iktidara geçen sağcı partiler, yoksul federe devletleri sırtlarında taşıdıkları bir yük gibi gördüklerinden onlardan ayrılarak Avrupa Birliği ile ilişkilerini sıkılaştırma arayışı içine girdiler. İlk kopanlar, en zenginler, yani, Slovenya ve Hırvatistan oldu. 1991’de Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan edince, Almanya, çok açık ve aktif destek verdi; Ayrıca, bu cumhuriyetlerin bağımsızlıklarının tanınması yolunda müttefiklerine baskı yapmaktan da geri kalmadı. Bölünme acılı oldu. Cumhuriyetler arasındaki iç savaş, akıl almaz insanlık facialarına yol açtı. Büyük acılarla birbirlerinden kopmuş olan cumhuriyetlerin her biri, uluslararası finans merkezlerine eskisinden çok daha bağımlı bir konuma sürüklendiler. Her biri, ağır borç yükünün kendi paylarına düşen bölümünü ödeme güçlüğü içinde kıvranmak durumunda bırakıldılar. İç savaşın acısını en çok çekmiş cumhuriyetlerin başında gelen Bosna-Hersek, Yugoslavya’dan geriye kalan cumhuriyetler arasında en ağır ölçülerde ve sömürgeleştirilme anlamına gelecek biçimde bağımlılaştırıldı. Bosna-Hersek, egemenlik yetkisini fiilen ve çok geniş ölçüde uluslararası finans merkezlerine devretmek zorunda bırakıldı. Örneğin, Bosna-Hersek Anayasasının 7. Maddesi bu ülkenin Merkez Bankasının ilk başkanının IMF tarafından atanmasını ve Bosna-Hersek veya komşu ülke vatandaşı olmamasını öngörmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Bosna-Hersek, biraz da topraklarının altında petrol bulunmasının bedelini ödemektedir. 1995’te imzalanan Dayton anlaşması, Sava ırmağının yanında kayda değer petrol rezervleri bulunan bölgeyi, Tuzla’daki karargâhla birlikte Amerikan askeri üssünün bir parçası haline getirmiştir. [22]NATO Müdahalesi
Yugoslavya’da sahnelenen insanlık dramının en acılı bölümleri, Kosova’da devam etmekte. Tito yönetimi, Sırbistan sınırları içinde yer alan Kosova’ya ve Voyvodina’ya 1974’te özerklik tanımıştı. Özerklik rejimi, Kosova nüfusunun yüzde seksenine yakınını oluşturan Arnavutların arasında ayrılıkçı duyguları besleyici ve Sırpların öfkesini tahrik edici doğrultuda kullanıldı. Miloseviç, Arnavutlara karşı uyanan öfkenin rüzgârını arkasına alarak 1987’de Yugoslav Komünist Liginin yönetimini ele geçirdi ve 1989’da Kosova’nın özerkliğini geri aldı. Kosovalılar, Sırp dayatmalarına karşı Gandi tarzı bir mücadele yolu izleyen İbrahim Rugova’nın liderliğinde barışçı ve fakat çetin bir direniş sergilediler. Bazı sonuçlar almaları mümkün görünüyordu. Ancak, 1996’da bazı gözlemcilerin “karanlık bir örgüt” olarak nitelendirdikleri UÇK(Kosova Kurtuluş Ordusu) ortaya çıktı. UÇK, güvenlik güçlerinin yanı sıra, daha önce Hırvatlardan kaçmış ve Kosova’ya yerleştirilmiş olan Sırp göçmenlere karşı da terörist eylemlere girişti. [23]Öyle anlaşılıyor ki burada “karanlık” nitelendirmesine neden olan durum, çatışmaların olağanüstü ölçülerde ve hızda büyümesine neden olan bazı gizli tahriklerin varlığından duyulan kuşkudur. Bizim dilimizde “tavşana kaç tazıya tut” deyişiyle ifade edilmesi mümkün olan bu tür tahrikler, Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde hiç bir zaman eksik olmamıştır. Bazı Batılı gözlemcilere göre, Hırvatların Sırplara karşı uyguladıkları “etnik temizlik”te bu durumun belirgin örnekleri tespit edilmiştir. “Eski Yugoslavya’da 1990’ların ortasında Hırvatistan tarafından yapılan etnik temizlik, ABD’nin gözetiminde yürütülmüştür. ABD generalleri ve CIA görevlileri, Hırvat topçularını etnik temizlik için hedef bulmada yönlendirmişlerdir. Hedef Sırplardı.” [24] Öte yandan, UÇK’nın mafya ve uyuşturucu ticaretiyle ilişkileri bulunduğuna dair gözlemler de eksik değildir. Bu konulardaki uzmanlığıyla tanınan Chossudovsky’ye göre, bu ilişkiler, “Batı’nın ekonomik , stratejik ve askeri hedefleriyle büyük bir uyum içinde Kosova’da çatışmayı finanse etmede” kullanılmıştır. [25] Bu koşullarda, UÇK’nın izlediği yol, Kosova’ya ve özellikle de Kosova’nın Müslüman nüfusuna karşı birikmiş düşmanca duyguları kişiliğinde somutlaştıran Miloseviç yönetiminin gaddarlığıyla kesişince, tarihin gördüğü en acımasız sürgün ve kıyım olaylarından biri ortaya çıktı. Böylece, NATO müdahalesinin, çok değişik çevrelerin gözünde meşruiyet kazanmış bir hareket olarak başlatılması mümkün olabildi. NATO müdahalesi, iddia edilenin tersine sonuçlar vermiş; müdahalenin başlamasıyla “etnik temizlik” görülmemiş boyutlara ulaşmış, Miloseviç’in arkasındaki halk desteği daha da güçlenmiştir. Bununla birlikte, NATO müdahalesi, insanlık tarihi açısından bir dönüm noktası sayılabilecek ölçüde önemli bir adım oluşturmuştur. Bosna-Hersek’ten farklı olarak müdahale, BM tarafından değil; NATO kullanılarak yapılmaktadır. NATO kuruluş amacının aksine, savunma için değil saldırı amacıyla kullanılmaktadır. Uluslararası topluluk adına savaşa ve barışa karar verme yetkisine sahip tek organ olan BM Güvenlik Konseyi ve hatta ABD Kongresi devre dışı bırakılmışlardır. 1945’ten bu yana ilk defa, egemen bir Avrupa ülkesinin toprakları bombalanmaktadır. ABD, müttefiklerini peşinden sürüklemeyi başarmış; Avrupa’nın “sosyalist” liderleri(Jospin, Blair, D’Alema, Schröder) eski bir İspanyol sosyal-demokratı olan NATO genel sekreteriyle birlikte, Clinton’un arkasında saflarını sıkılaştırmışlardır . Kısacası, Yeni Dünya Düzeninde kayıtsız şartsız egemenliğin kimde olduğu, yani tepesinde ABD’nin yer aldığı bir küresel totalitarizmin gerçekliği, çok kesin bir biçimde tescil edilmiştir. ABD yönetiminin Güvenlik Konseyini ve Kongreyi baypas etmekte yararlandığı en önemli ideolojik silahı, “insan hakları” konusu oluşturmuştur. [26] “Ve burada, yeni bir tehlike yatmaktadır. Kâfirlere Hıristiyanlığı taşıma amacına yönelik ‘uygarlaştırma misyonu’nun geçmişte Asya ve Afrika’nın fethini meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanılması gibi, bugün de ‘insan hakları’, dünya çapında yeni tür bir emperyalist askeri müdahaleyi örtülemenin aracı olabilir(...) Önemli olan husus, tüm diğer çabalarda olduğu gibi burada da uyanıklığı elden bırakmamak, iyi niyetlerin yöneldikleri hedefin tamamen tersi doğrultuda kullanılmasına fırsat vermemektir. Kaba bir ekonomik rekabete kendisini kaptırmış, giderek zenginin daha zengin yoksulun daha yoksul olduğu bir dünyada, insan hakları ihlalleri artmayacak da ne olacaktır. İnsanın insana insanlık dışı davranmasının örneklerinin bu kadar bol miktarda sergilendiği bir ortamda, Batı medyası ve hükümetleri, kuşku yok ki ulus ötesi kapitalizmin kök salmasını engelleyen insan hakları ihlalleriyle daha çok ilgilidirler”. [27]Türkiye’yi İlgilendiren Sonuçlar
NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması Batı medyasında yelpazenin çok değişik dilimlerine yayılmış kalabalık bir koroyu hareketi geçirdi. Sanki bir yerlerde bir oskestra şefi tek sesli bir melodi için değneğini oynatmıştı. NATO’nun Yugoslavya’ya müdahalesine karşı çıkılmakta; ancak bunun haksızlığı kanıtlanmaya çalışılırken, Türkiye’de de aynı koşulların varlığı iddia edilmek suretiyle Türkiye’nin bombolanmamış olmasına dikkat çekilmektedir. Bu öyle bir tonlamayla yapılmaktadır ki sonuçta Yugoslavya’nın bombalanmasının haksızlığı değil; Türkiye’nin bombolanmamasının haksızlığını ortaya koymak gibi akıl ve mantıkla bağdaştırılması olanaksız bir tutum sergilenmiş olmaktadır. Bu koroya, Batı dünyasının olağanüstü şişirilmiş şöhretlerinden, bir zamanlar Marks’a baş belası olmuş bulunan Bakunin’in günümüzdeki izleyicisi Chomsky dahildir. [28] Bir başka ünlü isim olan Gunder Frank’a göre, “ABD, NATO üyesi olduğu için Türkiye’nin Kürtlere karşı” uyguladığı politikaya göz yummaktadır. [29] Gene Batının en önde gelen yayın organlarından Le monde diplomatique’te Dominique Vidal imzasıyla çıkan bir yazıda şu soru sorulmaktadır: Neden Müttefikler “Türkiye’deki Kürtleri kurtarmak için ve Kıbrıs’ı yeniden birleştirmek için” müdahale etmemekteymiş? [30]Her şey bir yana, Türkiye’de yasayan ve gerçeklere gözünü kapamak kararlılığı taşımayan herkesin, buradaki durumla “etnik temizlik” olarak ifade edilen bir dramın tekrarlanageldiği Yugoslavya arasında benzerlik kurması mümkün olmasa gerektir. Böyle bir benzetme, ancak, bebek katilleri ve uyuşturucu kaçakçıları ile Kürt asıllı yurttaşlarımızı özdeşleştirmek suretiyle yapılabilir. Dolayısıyla, yukarıya aktardığımız iddialara bu yazı çerçevesinde uzun uzun yanıt vermek boşuna bir çaba olur. Ancak, Chomsky ile bu konulara ilişkin olarak yürüttüğümüz tartışma çerçevesinde yazdığım mektuplarda, kendisinin yalan yanlış biligilendirmelere dayanan ve yukarıya aktardığım iddialarla örtüşen düşüncelerini yanıtlamış bulunuyorum. Bu mektupları, onun bana yazdıklarıyla birlikte önümüzdeki günlerde yayınlamak niyetindeyim. Ayrıca, şu kadarını belirtmek gerekir ki bu yurdun insanları, bu asrın başında herhangi bir ırksal ve etnik ayrıma yer tanımayan birliktelikleri sayesinde yeryüzünün ilk anti emperyalist mücadelesinin bayrağını yükseltmişlerdir. Bugün de küresel totalitarizmin yeryüzünü cehenneme çevirme niyetlerine karşı anlamlı bir yanıtın oluşmasına, ancak halkımızın birlikteliği temelinde katkı sağlayabiliriz. Buna karşılık, bizim tarihimizde değişik etnik kökenden insanların ayrılmasıyla sonuçlanan her olay, sonu felakete varan koşullara zemin hazırlamıştır. İngilizlerin kışkırtmasıyla patlak veren Şeyh Sait isyanı, yalnızca Musul petrollerinin bizim denetimimizden çıkmasına yolaçmakla kalmamış; Kürt veya Türkmen asıllı insanların da Anadolu’daki kardeşleriyle bağlarının kopmasına neden olmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin sınırları dışında kalan bu insanlar yıllar süren bir kaos ve karanlık ortamında kalmışlar; bu durum sonuçta Halepçe katliamına kadar varmıştır. Ermenilerin denetimindeki Yukarı Karabağ’da doğup büyümüş olan Kürtlerin acı sonu da derslerle doludur. Bunlar, sosyalizm sonrası dönemde ortaya çıkan ilk kargaşa ortamında, Azerbaycan-Ermenistan savaşı sırasında, Ermeniler tarafından, tam bir “etnik temizliğe” kurban edilmişlerdir. [31]Öte yandan, mevcut koşullarda, Kıbrıs’ın yeniden birliği için Türkiye’nin bombalanması gereğini gündeme getirmek, yeşil adada Türklere karşı yeni bir etnik temizliğe tanık olmak özlemiyle yanıp tutuşmaktan başka ne anlama gelir. Ayrıca nasıl unutulabilir ki Kıbrıs’ta birliği bozmuş olanlar, Türkler değildir; Kıbrıs’ta birliği bozmuş olanlar, yalnızca Türkleri değil, Makarios dahil pek çok Rumu öldürmek kararlılığı ile darbe yapmış olan faşist Nikos Samson ile ona arka çıkanlar ve yaptıklarına göz yumanlardır. Halkımız, bugüne kadar, ırkçılığa ve ayırımcılığa yer tanımayan tarihsel ve kültürel birikimiyle pek çok oyunu geniş ölçüde bozmuştur. Gene de uyanık ve dikkatli olmayı elden bırakmamalıyız. Yeni Dünya Düzeninin egemenleri, egemenliklerini perçinlemek, paranın efendiliğine herkesin boyun eğmesini sağlamak için, bu emellerine engel teşkil eden her şeyi tahrip etmek kararlılığında olduklarını defalarca göstermişlerdir. Dün Yugoslavya’da barış ve kardeşlik vardı; bugün kan gövdeyi götürüyor. Ülkemizde de şiddetin ve nefretin tırmanmasına karşı koymak, hepimizin büyük sorumluluğudur.
[1] Kimi gözlemciler, Kosova Meydan Muharebesi’nin Sırp halkının ortak bilincinde bıraktığı izleri, politik psikolojiye özgü bir deyimle “seçilmiş travma” (chosen taumas) olarak nitelendirmektedirler. Bkz: Tahir Hatiboğlu , Bosna’ya Farklı Bakış, Selvi Yayınları, sayı:21, Ankara, 1996, s.104-105. [2] Bkz: Données sur la Yougoslavie, Belgrad, 1976, s.9,89,101; Alpaslan Işıklı, Kuramlar Boyunca Özyönetim ve Yugoslavya Deneyi,(birinci baskı, AÜ/SBF Yay. Ankara 1980) ,ikinci baskı, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1983. [3] Churchill, Memoirs; Charles L. Mee, Meeting at Potsdam, Georgy Books, Londra, 1976, s.118-9; A.Işıklı, age, s.98. [4] Milojco Dulovic, Özyönetim, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1976,s.52; A. Işıklı, age, s.98-99. [5] “Review of The Month, Yugoslavia and The Soviet Union ”, Monthly Review, cilt: VII,no.4, 4.8.1955, s.118; A.Işıklı, age, s.106. [6] Regulations on Joint Investment of Domestic and Foreign Partners in Yugoslavia, Belgrad,1967; D. Russinow, Yugoslav Experiment, 1939-1973, C.Hurst and Company, Londra, 1977,s. 214; A. Işıklı, age, s.107. [7] “Peaceful Transition from Socialism to Capitalism”, Monthly Review, cilt:15, no:II, Mart 1964. [8] Daha ayrıntılı rakamlar için bkz: A. Işıklı, age, s.138. [9] Foreign Affairs, Temmuz 1966; A. Işıklı, age, s.105. [10] “Review of The Month, Yugoslavia and The Soviet Union” ,agm,s.117, A.Işıklı, age,s.105. [11]Alpaslan Işıklı, age, s.8-10. [12] “Yugoslavya shivers under cold blast of economic realism”. Financial Times, 26 Ekim 1982. [13] “Jugoslav Economy-Balkan Blues”. The Economist, 22 Ocak 1983. [14] Milliyet, 13 Temmuz 1981. [15] OECD, Ecomoic Surveys, Yugoslavia, Temmuz 1982, s.7. [16] “Jugoslav Economy” agm. [18] Socialist Thought and Practice, No:9, Eylül 1982,s.90. [19] Michel Chossudovsky, The Globalisation of Poverty, TWN, Penang, Malaysia, 1997, s.243-258. Bu kitabın ilgili bölümlerinin geniş bir özeti, Teori’de yayınlanmıştır. Bkz: “Yugoslavya’nın parçalanması ve Bosna-Hersek’in sömürgeleştirilmesi”, Teori, sayı:111, Nisan 1999, s.31-43. [20] Chossudovsky, agm, s.31. [21] Birleşik Temel Emek Örgütleri için bkz: A. Işıklı, age, s.122-134. [22] Chossudovsky, agm, s.42. [23] Michael Albert ve Stephen R.Shalom, “The Kosova/NATO Conflict: Questions and Answers” (Nisan 1999/Znet-http://www.zmag.org). [24] Alexander Cockburn and Jeffry St. Clair, “How the US State Department Recruited Human Rights Groups to Cheer On the Bombing Raids” (ABD Dışişleri Bakanlığı Bombalama Uçuşlarını Alkışlamaları İçin İnsan Hakları Guplarını Nasıl Görevlendirdi), (Nisan 1999, http://www.coterpunch.org) [25] Michel Chossudovsky, “UÇK’nın Parası Mafyadan”, Aydınlık, sayı:613, 17 Nisan 1999, s.15. [26] Alexander Cockburn and Jeffry St. Clair, agm. [27] Diana Johnstone, “Seeing Yugoslavia Through a Dark Glass”, (Progressive Sociologists Network) , 15 Nisan 1999. [28] Noam Chomsky, “The Current Bombings”, Nisan 1999 (http://www.zmag.org). [29] Andre Gunder Frank, “US/NATO Hypocritic Oath”, (Progressive Sociologists Network), 4 Nisan 1999. [30] Dominique Vidal, “Quelle issue pour la crise des Balkans”, Le monde diplomatique,13 Nisan 1999. [31] Thomas Goltz, “The Kurds Are Far From Ethnic Monolith”, International Herald Tribune, 4 Mart 1999. |