Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin geleceğine hükmetmeye çalışanlar özel bir çabanın içine girdiler.Amaç ; Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Batı bloğu içinde yapılanan konumunu bağımlılık zemininde sürdürülebilir kılmaktı.İki kutuplu siyasal sistem çözülmüştü ve geleceğin nasıl şekilleneceği merak konusuydu.Geleceğe dair iddiası olan her ülke yeni koşulları değerlendirerek , milli çıkarlarını yeniden gözden geçirmeye çalışıyordu.Her zamankinden çok daha fazla milli çıkarlara dayalı hesaplar ve gelecek kaygısı öne çıkmıştı.
Özellikle Atlantik bloğunun ülkeleri, bu hesabın en derinlikli yaşandığı ülkelerdi.Avrupa’nın öncü ülkeleri Sovyetlerin dağılmasından sonra birliğin zemininde küresel role soyunmanın hevesine kapılmışlardı.Ortaya çıkan geniş coğrafi derinlik, Batı’nın sömürge geleneğine sahip ülkeleri için iştah kabartıcıydı.Üstelik ekonomik sıkıntılar, sermaye birikimine dayalı kriz atmosferi yeni mekanların ele geçirilmesini zorluyordu.Üstelik Asya’nın giderek artan dinamik havası küresel düzeyde etkileme gücüne doğru koşar adım ilerliyordu.
Tüm bunlar karşısında önlemler almak zorunluluk haline gelmişti.Yeniden askeri yöntemler devredeydi.İşgaller,sömürge yönetimleri geçmişi hatırlatırcasına uygulamaya sokulmuştu.Asıl amacı perdeleyen,yapılanları meşru kılmaya dönük çabalarda geçmişi hatırlatırcasına devredeydi.Askeri işgallerin “demokrasi” ve “insan hakları” için gerçekleştirildiği söyleniyordu.Böylelikle küresel sömürünün ,doğal kaynaklara ve pazarlara el koyma çabası karartılıyordu.Sadece askeri yöntemlerle sonuç alınması imkansızdı.Batı emperyalizmi bunun farkındaydı.Bu konuda da geçmiş deneyimi öğreticiydi.Misyonerlik faaliyetiyle toprak işgalleri arasında doğrudan bağ vardı.Bu bağın bir başka alanı ise zihinlerdi.Toprak işgalleri kadar zihinlerin işgali de önemliydi.Bunun için saptanan yöntem; emperyalizmin uzantısı konumundaki dar ama etkili bir çevreyi devşirerek,zihinlerini kullanmaktı.
Adına “aydın” denilen bu kitle, zihinsel bir çabanın içine girerek, zihinlere yönelen işgali geniş halk kitlelerine yaygınlaştırma işlevi üstlenmişti.Kitle iletişim araçları bunun için en önemli silahtı.Bu yolla gerçekler karartılacak, yanlış algılatma çabası süreklilik taşıyacaktı. Özellikle AB-Türkiye ilişkisi, olduğundan tamamen farklı algılatılacak ,böylece sürekli ilerleme görüntüsü altında Türkiye’nin çözülmesi gizlenecekti.Bunun için ; yazılı belgelerin yeterince özenle okunmadığı bilgisine dayanılarak,televizyonlar ve gündelik gazeteler eliyle özel bir gayret sarf edilecekti.Dışarının uzantısı rolünü yürüten bu grup için, halka yönelik olarak “neyin doğru olduğu değil neye inandırıldığı” önemlidir.
Böylece kitlelere sürekli çıkmazları göstererek,sürekli korkutarak Türkiye’nin AB kapısına kalıcı bağlanmasına, ABD’nin taşeronu ve mızrak ucu rolünü sürdürmesine kısacası Batı emperyalizminin köleleştirmesine boğun eğilmesine çalışılmalıydı.Buna göre ”ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikası ihmal edilmemesi gereken bir yöntemdi.Gerek AB ile gerekse ABD ile dengeli ,karşılıklılık esasına dayalı ,milli çıkarlardan tıpkı onlar gibi asla taviz vermeden ilişki kurmak yerine mutlak itaati ve bağımlılığı öne çıkartmak ve bunun da seçeneğinin dünyadan kopmak olarak nitelenmesi gerekiyordu.
Zihinlere yerleştirilmeye çalışılanın esası buydu. Bütün bu çabanın adı,aslında “algılama yönetimiydi”.Algılamalarla oynamak,yanlışı doğru olarak ,olmayanı varmış gibi göstererek ve tüm bunları illüzyonlarla destekleyerek,bir maskeli balo düzenlemek algılama yönetiminin araçlarıydı. Buna göre; tarih boyunca Türk Milletinin inançla ve dirençle kazandığı özgüveni zedelemek ,onu çaresiz ve seçeneksiz bırakarak ,sağa sola savrulan geleceğine sahip çıkmayan bir yığına dönüştürmek gerekiyordu.Bu uğurda ne gerekiyorsa yapılmalıydı.Örneğin halkı “öğrenilmiş çaresizlikle” baş başa bırakmak gerekecekti.Psikolojide bir kuram olan ”öğrenilmiş çaresizlik” tüm topluma uygulanmalıydı.
Bu kuram neye dayanıyordu? Bu sorunun cevabı bir akvaryum içinde aç bırakılmış balığın , akvaryumda varolan yiyeceklerle buluşamama öyküsünde saklıydı.Balık açtır ve akvaryumda da yiyecek vardır ama yiyecekler ile balık arasında balığın göremediği şeffaf bir engel, bariyer vardır.Balık ,yiyeceğe yönelik her hamlesinde şeffaf engele çarpmaktadır.Hem açlığın ızdırabı hem de sayısızca bariyere her çarpmanın verdiği acı sonucunda balık artık yiyeceklere yönelmekten vazgeçmiştir.Ancak balıkla yiyecek arasındaki şeffaf engel bir el tarafından kaldırılmıştır.Artık balık yiyecekle buluşmuştur.Ama balık asla yiyeceklere dokunmamaktadır.Ve balık için acı son kaçınılmazdır.
Bu öykünün geniş halk kitlelerine uyarlanmak istendiğini,çaresizlikle ,teslimiyete ve bağımlılığa rıza göstermesi arzulandığı ortadadır.Ancak bu oyun bozulmaya yüz tutmuştur.Dip dalgası ayaktadır ve dalga ,dalga büyümektedir.Ve bu dip dalgası büyüdükçe çok daha gür bir sesle haykırmaktadır; “Bağımsızlık bizim karakterimizdir”. |
|