Doç. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi
Jeopolitik Dergisi Editörü
AB-Türkiye ilişkisinde 3 Ekim
2005 tarihi ne ifade ediyor? Türkiye gerçekten tam üyeliğin mi müzakere
sürecine başlıyor? Bu soruların cevapları aslında
artık öylesine açık ki , bunun için en basit yol yazılı
belgelerin okunması. Gerek 15 Aralık 2004 AB Parlamentosu Türkiye kararı
gerekse 17 Aralık zirve kararları 3 Ekimden sonra müzakerelerin niçin
başlayacağını, nasıl bir süreç
yaşanacağını ve sonucunun ne olacağını
açıkça ortaya koyuyordu.
3 Ekimin getirdiği yenilik ; 2004 Aralığında ortaya
konulanların zemininden kopmadan müzakere koşullarını daha da ağırlaştırmakla
sınırlıdır.
Tıpkı 17 Aralık belgelerinde olduğu gibi Müzakere
Çerçeve Belgesinin de (MÇB) hiçbir
yerinde Türkiye’nin tam üyeliğini garanti eden herhangi bir hüküm
yoktur.Aslında belgede tam üyelik vurgusu bile geçmemektedir.
Sadece müzakerelerin ortak hedefinin “katılım” olduğu
yazılmıştır ama bu katılımın niteliği
belirtilmemiştir.Bu yaklaşım, AB açısından titiz
davranmayı gerektiren bir durumu ortaya koymaktadır.Hem Türkiye’ye
tam üyeliği garanti etmemek,hem de Türkiye’nin AB kapısından
kopmamasını sağlamak gerekiyordu. Bu çabanın özü;1995
Gümrük Birliği üyeliğiyle gerçekleşen tek taraflı
bağlanmanın sorgulanmaması adınadır.
Aslında zaten katılımın nasıl bir
katılım olacağı paragrafların okunmasıyla
anlaşılması mümkünken bunu Türk kamuoyunu tedirgin edecek
biçimde ayrıca yolun sonunun “imtiyazlı ortaklık “(Burada ki
imtiyaz sıfatı olumluluk taşıyan bir ayrıcalık
kazanmak değil, daha doğru bir ifadeyle 2.sınıf
olmaktır..) olacağının açıkça belirtmenin gereği
yoktu.Ama 3 Ekim öncesi yaratılan yapay krize de ihtiyaç vardı.AB
açısından geçmiş deneyimler göstermiştir ki Türkiye ile
olan ilişkilerde “iyi polis” “kötü polis” oyunu her zaman işe
yaramaktadır.Bu defa “kötü polis” rolü Avusturya’ya
düşmüştür.Bir süre sonra “kötü polis” ikna edilmiştir ama geriye
kötü bir Müzakere Çerçeve Belgesi kalmıştır.
Her şeye rağmen belgede sizi tam üyelik vermeyeceğiz
denilmiyordu ya, önemli olan da buydu.Zaten yine
bayram yapmaya hazır bir medya vardı ve bir dizi laf
kalabalığı arasında bardağın hem boş hem de
dolu tarafları olduğu söylenecekti.Böylece zorda olsa tam
üyeliğin mutlaka gerçekleşeceği izlenimi verilecekti.Hatta AB
üyesi olmuş gibi de davranılabilirdi.Zaten bazı gazetelerin
başlıkları da önceden hazırdı.Bunun için ”yapay krizin”
sona erdiğini öğrenmek yeterliydi.Çerçeve belgesinin
sorgulanmasına ise hiç gerek yoktu.Böylece “AB müktesebatı” ile
ilgili olmayan siyasal koşulların müzakerelerin temel dokusunu
oluşturacağı bir kez daha gizlenmiş olacaktı.Oysa MÇB’
de , ülkesiyle kavgalı olmayan sorumluluk sahibi her yurttaşın
kaygı duyması gereken ifadeler
yer alıyordu.Hatta AB’ye tam üyeliği savunanların bile böyle bir
belgeyle bu yol tamamen kapanıyor demesi gerekiyordu.Öyle ya yıllardır Türk halkına tam üyeliğin
gerçekleşeceği söylenmemiş miydi? AB tam üyeliğiyle
Türkiye’nin zenginleşeceği ve medenileşeceği düşüncesi
yerleşik kılınmaya çalışılmamış
mıydı? Şimdi 2014 hatta 2020’lere dek “katılımı”
unutun, bu süre içinde parasal yardımları da bel
bağlamayın, her şeyin sonunda serbest dolaşımına
hayal etmeyin diyen bir AB’ye herkesten önce AB’ye tam üyeliği
savunanların karşı çıkması gerekmez miydi?
Bu olmuyorsa bilin ki ortada bir maskeli balo sergileniyor.Bu
gerçeklerin taraflarca bilinmesine rağmen maskeli balo sürdürülüyorsa ,AB
sopasıyla bir hesaplaşma süreci başlatılıyor
demektir.Bunun için 3 ekim öncesi ve sonrası, Avrupa
basınında(30 Eylül ve 5 Ekim
2005 de.) Türkiye ile ilgili çıkan haber ve yazıların
motiflerine bakıldığında neyin neden,nasıl ve kimler
eliyle bu hesaplaşmanın yapılmak istendiğine ilişkin
ipuçlarını yakalamak mümkündür;
3 Ekim öncesi ;
Independent Gazetesi ''Müzakereler başlamalı.Çünkü hem
Avrupa içindeki Türkiye karşıtları, hem Türkiye'deki milliyetçi
tepki giderek güçleniyor.''
Guardian Gazetesi ''Kürt bölgelerinde yeni yasaların
uygulanmasında, Kıbrıs konusunda sorunlar olabilir. 1915 Ermeni
soykırımını tanıması yolundaki çağrılar
ülkede, en azından tarihle yüzleşme konusunda daha olgun bir tutum
benimsenmesini teşvik etmeli…”
Financial Times “ Kemalizm,milliyetçi ve kendi kendine yeterli olma
ideolojisidir…'' Atatürk ilkeleri ve Kemalizmi
tartışmaya açma fikri, Türkiye'de hala büyük tepki
yaratmaktadır….”
3 Ekim Sonrası;
Guardian Gazetesi “…Türkiye'ye kesin üyelik garantisi
verilmemiştir. Ankara'yı bekleyen engelleri vardır…Türkiye'nin
üye olabilmesi için tüm üyeleri tatmin etmesi gerekecek. Herhangi bir ülke
herhangi bir gerekçeyle müzakereleri derhal durdurulabilir....En büyük korku, Erdoğan'ın
gelenekçi tabandan gelen baskıyla tekrar değişmesi….Hükümetin
Avrupa Birliği'nin yanı sıra kendi vatandaşlarını
da ikna etmesi gerekecek.....Türkiye'de daha şimdiden birçok kişi,
AB'ye fazla taviz verildiğini düşünüyor. Avrupa Birliği
üyeliğine destek azalıyor.....Bu durum Türk hükümetlerinin işini
daha da zorlaştıracak. Ankara Avrupa Birliği'nin istediği
her şeyi yapsa bile müzakerelerin sonunda karşısında
referandum yapacağını açıklayan Fransa ve Avusturya'yı
bulacak……."
3
Ekim sonrasına ilişkin bir yorum da Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’dan geldi. "Türkiye'nin büyük bir kültürel devrim
geçirmesi gerekiyor. Türkiye belki de üyeliğe asla hazır
olmayabilir"
Independent Gazetesi “…Avrupa Birliği komşusundaki
toplumsal değişime yardımcı olacak, ılımlı
İslam'ın daha geniş bir coğrafyada egemen
olmasını sağlayacak…..”
Müzakerelerde
neyin tartışmaya açılacağına ilişkin başka
ipuçlarından da söz edilebilir ama artık önümüzde bir Müzakere Çerçeve
Belgesi (MÇB) bulunmaktadır ve bu belge müzakerenin rengini
,tonunu,niteliğini yeterince yansıtmaktadır.
Müzakere Çerçeve Belgesinde(MÇB)
Neler var?
MÇB’ nin
özellikle 2,3,4, 6.,7.,10. ve 11. paragrafları müzakere sürecinin
amacını ele vermektedir.
MÇB’ nin
2. paragrafında , aynı cümlelerin yer aldığı 17
Aralık zirve kararına göre eklemeler
yapılmıştır.Müzakerelerin açık uçlu olduğu
sonucunun önceden garanti edilemeyeceği,müzakerelerde
başarısız kalınması halinde mümkün olan en güçlü
bağlarla AB yapısına sımsıkı demirlenileceği
tıpkı 17 Aralıkta belirtildiği gibi yine yer
almaktadır.Ancak bu cümlelerin geçtiği
paragrafa bir sözcük eklenmiştir.Bu sözcük AB’nin “hazmetme”(emme veya
sindirmede denilebilir..) kapasitesidir.Yani Türkiye müzakerelerde
başarılıda olsa önemli olan AB’nin “hazmetme” kapasitesidir.AB
Türkiye’nin büyüklüğünü açıkça sorun saymaktadır.Türkiye’den
vazgeçmesi de mümkün değildir.Çünkü Türkiye, 1995 yılında Gümrük
Birliği ile tek taraflı olarak hem hukuki hem de siyasi açıdan
AB’ye bağlanmış ve bu düzenek AB’ye olağanüstü yararlar
sağlamıştır.Bundan vazgeçmesi,bu düzeneğin
tartışılması,sorgulanması AB’nin katlanacağı
bir durum değildir.Bu tek taraflı ilişkinin sürdürülebilmesi,kalıcı
karakter kazanabilmesi için müzakerelerin ucunun açık olması ve
sonucunun önceden garanti edilmemesi gerekir.AB’de bunun gereğini
yapmaktadır.
Bu arada uzun ve yıpratıcı müzakerelerin AB
açısından hazım problemi yaratan
büyüklük sorunun çözümüne
yarayabileceği beklentisi vardır.Bu noktada vurgulanması gereken
bir başka durum “hazmetme kapasitesi”
nitelemesinin 15 Aralık Parlamento kararında yer
almış olmasıdır.Yani kimine göre bağlayıcı
olmadığı söylenen AB Parlamento kararlarının nasıl
birer referans kaynağı olduğunun açık göstergesidir.
MÇB’ nin 3.paragrafında karşımıza “hazmetme
kapasitesi” yine çıkıyor. “………
1993 Kopenhag Zirvesi Sonuçları doğrultusunda,
Avrupa entegrasyonu ivmesi muhafaza edilirken, Birliğin Türkiye’yi
hazmetme kapasitesi gerek Türkiye gerek Birliğin çıkarları
açısından göz önünde bulundurulması gereken önemli bir husustur.
Komisyon, bu üyelik koşulunun karşılanıp
karşılanmadığına ilişkin olarak Konsey
tarafından yapılacak değerlendirmeye ışık tutmak
amacıyla, Türkiye’nin üyelik perspektifinden kaynaklanan sorunlara
ilişkin Ekim 2004 tarihli kâğıdında yer alan tüm hususlar
açısından değerlendirmek suretiyle, müzakereler
sırasında bu kapasiteyi izleyecektir.”
Öyle
anlaşılıyor ki, AB “hazmetme kapasitesini” müzakerelerde temel
bir dayanak noktası olarak kullanacaktır.
MÇB’ nin 4.paragrafında azınlık vurgusu geçmektedir.
Belgede; “ AB…….azınlık
haklarıyla ilgili hükümlerin uygulanmasında mevzuatı ve uygulama
tedbirlerinin pekiştirilmesini
ve genişletilmesini beklemektedir……..” denilmektedir. AB’nin Lozan
anlaşmasında tarif edilen azınlık kavramından
farklı bir arayış içinde olduğu, yazdığı
ilerleme raporlarıyla daha önce anlaşılmıştı.AB’nin
bu arzusu,Türkiye’nin ulus devlet kurgusunu zedelemeyi hedefleyen yeni
azınlıklar üretme çabasına yönelikti. Bu paragrafla
anlaşılmaktadır ki,AB bu
konudaki çabalarını yoğunlaştıracaktır.
MÇB’ nin 6. paragrafın da , Türkiye’nin
hem bugününü hem de geleceğini derinden sarsabilecek olumsuzluklar
üretmeye aday ifadeler bulunmaktadır.Belgede ; “ Türkiye’nin iyi
komşuluk ilişkileri konusunda açık taahhüdü ve
Birleşmiş Milletler şartı doğrultusunda
uyuşmazlıkların ve önemli sınır
uyuşmazlıklarının gerekirse Uluslar arası Adalet
Divanı’nın zorunlu yetkisini de içeren barışçı
yollarla çözülecektir.” ifadesi yer almaktadır. Buna göre Türkiye’nin
sınır sorunlarının çözümünde Uluslar arası Adalet
Divanının adres gösterilmesi mevcut durumda öncelikle Yunanistan ve
Ermenistan için sevindiricidir.Ancak sevinenlerin sayısı süreç içinde
artırılabilir.Türkiye ile sınırları olan başka
ülkelerde Türkiye ile sınır anlaşmazlığı
olduğunu ilan edebilir.Bu noktada ilk akla gelen
Irak’tır.Irak’ın Kuzeyinde yaratılan siyasi dokunun gelecekte
Türkiye’ye yönelik sınır uyuşmazlığı
olduğunu bildirmesi şaşırtıcı olmaz.Bu durumda
6.paragrafa göre anlaşmazlık Uluslar arası Adalet Divanı’na
taşınabilir ve bu durumda ABD ve AB’nin tavrının
belirleyici olması kaçınılmazlaşabilir.Süreç Türkiye’yi
tehdit edebilecek bir niteliğe bürünse bile bu paragrafa göre Türkiye, güç kullanma
yetkisini işletemeyecek. Bu
paragrafın tuzakları düşünüldüğünde akla bir
başka nokta daha gelmektedir.Bilindiği gibi yakın geçmişte
BM’nin İkiz Sözleşmeleri Meclis’ten geçirilmişti.6. paragraf da
ki ifadeler bu sözleşmelerin imkan tanıyabileceği siyasi
hakların sınır belirlemeye dayalı güvencesi haline
gelebilir.
7. paragraf, AB üyesi ülkelerin
uluslar arası kuruluşlara üyeliğinde Türkiye’nin elini kolunu
bağlamayı hedeflemektedir.(Örneğin Güney Kıbrıs Rum
Kesimi’nin NATO üyeliğinde..) Bu paragrafın taraflar arasında
anlaşmazlığın nedeni olduğu vurgulanmış
ancak dönem başkanlığını yürüten
İngiltere’nin yazılı
bildirisi veya mektubuyla Türkiye üzerinde bu ipoteğin
konulamayacağını belirten bir güvencenin verildiği
söylenmiştir. Her şeyden önce böyle bir güvencenin esas belgede yani MÇB’de yer alması gerekirdi.Çünkü AB’nin hukuki
işleyişi açısından MÇB birincil hukuka girmektedir.Yani
asıl bağlayıcı olandır.Oysa dönem
başkanlarının verdiği yazılı güvencelerin geçersiz
olduğunu en iyi bilmesi gereken ülke Türkiye olmalıdır.Helsinki
sürecinde benzer bir güvence dönemin başkanlığını
yürüten Finlandiya tarafından verilmiş, daha sonra bu güvencenin
AB’yi değil sadece veren ülkeyi
bağladığı AB tarafından Türkiye’ye resmen ifade
edilmiştir.
MÇB’nin 10. paragrafı ise neyin müzakere edileceğine dair çok
geniş bir yelpaze sunuyor. Bu paragrafa göre “…..Müktesebat sürekli değişim halinde olup birçok
hususları içermektedir…Birliği kuran anlaşmaların
kapsamı,ilkeleri ve siyasi hedefleri,Anlaşmalar uyarınca kabul
edilen mevzuat ,kararlar ve Adalet Divanı’nın kararları,Yasal
olarak bağlayıcı olsun ya da
olmasın,kurumlar arası
anlaşmalar,kararlar,deklarasyonlar,tavsiyeler,kılavuzlar gibi birlik
çerçevesinde kabul edilen diğer işlemler,ortak dış ve
güvenlik politikası çerçevesindeki ortak eylemler,genel
görüşler,deklarasyonlar,kararlar ve diğer işlemler,adalet ve
içişleri çerçevesi üzerinde uzlaşılan
ortak eylemler,ortak görüşler,imzalanan sözleşmeler,kararlar bildiriler ve diğer işlemler…”
Böylece uzayıp giden bir dizi unsur Türkiye’nin uyması
gerekenleri belirlemiş olacak. Neredeyse AB cephesinden Türkiye’ye
yöneltilen her çağrı yapılması,uygulanması ve
değiştirilmesi gereken koşula dönüşüyor.Oysa parlamento
kararlarının bağlayıcı olmadığı
söyleniyordu.Bu paragrafa göre bu gerekçe resmen ortadan kalkıyor.
Bu parlamento kararlarında neler vardı? Belli
başlıcalarını sıralamak gerekirse; Sözde Ermeni
soykırımının resmi olarak kabul edilmesi( 41.paragraf,bu
karar daha sonra 28 Eylülde bu konunun bir koşul olacağı biçiminde
tekrar alınmıştır..
) Güney Kıbrıs Rum Kesiminin “Kıbrıs Cumhuriyeti”
adıyla tanınarak,KKTC’den Türk askerinin çekilmesi,(böylece KKTC’nin
Türkiye eliyle resmen öldürülmesi..) Fırat ve Dicle Nehirleri yönetiminin
ortak yürütülmesi (42.paragraf),Ruhban Okulunun açılması(Z
paragrafı),Kürtlerin haklarının tümüyle tanınması(Y
paragrafı/Bunların neler olduğu açıkça
vurgulanmamıştır.)
bunlardan sadece bir kaçını oluşturmaktadır.
10 . paragraf, terörist Öcalan’ın yeniden yargılanmasına
yönelik AİHM tarafından alınan kararın
uygulanmasını zorunlu kılacaktır.Bunun gibi daha birçok
siyasal ve stratejik hedefler güden AB kararları,tavsiyeleri müzakerelerde
Türkiye’nin aşması gereken eşikler olarak sunulacaktır.Bu
haliyle müzakerelerde 35 başlık açılıp kapanacak ve
sonucunda 25 üyeli hükümetler arası kurul her eşiğin
başarısını oylayacaktır.Bir tek üyenin bile kaprisi
müzakerelerin askıya alınmasına, uzatılmasına yol
açabilecektir.Herhangi bir AB üyesi
ülkenin kendi çıkarlarını göz ardı eden, zedeleyen bir
adımı benimsemesini hiç kimse beklememelidir.Bu durum 35 eşikten
oluşan müzakerelerin teknik mi yoksa siyasi bir süreç olduğunu
açıklamaya yeter bir tabloyu yansıtmaktadır.
MÇB’ nin 11.paragrafı ise, AB
mevzuatına uymadığı gerekçesiyle Türkiye’nin daha önce yaptığı
ikili anlaşmalar ile uluslar arası anlaşmaların sona
erdirileceğini belirtiyor.
Bu paragrafa göre Türkiye’nin hangi ikili veya uluslar arası
anlaşmalarının geçersiz kılınacağı
açıkça belirtilmiyor.Örneğin KKTC’nin varlığı,1959 ve
1960 Londra-Zürih anlaşmaları, bu paragrafa
dayanılarak Türkiye adına geçersiz kılınabilir.(hatta ucunun Lozan’a veya Montrö’ye
dayanmayacağını kim garanti edebilir.?) Genişlemeden Sorumlu
Avrupa Komiseri Olli Rein’in
MÇB ile ilgili söylediği “kasıtlı muğlaklık”
nitelemesine herhalde bu maddede fazlaca
uyulmuştur.Muğlaklığın yaratılmasına dönük
kasıtlı davranışın hangi kapsamda ele
alınacağı muğlak gibi görünse de Türkiye’den çok AB’nin
çıkarlarına hizmet edeceği son derece açıktır.
MÇB’nin 12.paragrafı, 17 Aralık kararlarında olduğu gibi
kalıcı kısıtlamalara değinmektedir.”………Uzun geçiş
süreleri,muafiyetler,özel düzenlemeler ya da koruma
önlemlerine sürekli olarak dayanak oluşturabilecek hükümler gibi
kalıcı koruma hükümleri düşünebilir.Komisyon, bu hükümleri
,uygun olduğu takdirde ,kişilerin serbest dolaşımı
,yapısal politikalar veya tarım gibi alanlardaki tekliflerine dahil
edecektir…” Görüldüğü gibi serbest dolaşım hakkına
kalıcı kısıtlama gelebilecek tir ki,bu bile başlı
başına bu müzakerelerin tam üyeliğe dönük
olmadığının kanıtıdır.Esasen üyeler
arasında eşit davranılmaması da AB hukukuna göre mümkün
değildir.Ama burada özel bir durum vardır.O da Türkiye’nin tam üyelik
dışı bir sürece yöneltilmesidir.
MÇB’ nin 17. paragrafı ise
müktesebatın etkin uygulanmasına uygun kurumlar ,yönetim kapasitesi
,idari ve adli bir sistem gerektiğini vurgulamaktadır.Buna göre yeni
bir kamu yönetimi yapılanması öngörülebilir.Ayrıca ,daha önce
üzerinde çok tartışılan ve çeşitli sakıncaları
taşıyan” kamu yönetimi reformu yasa tasarısı” müzakere
sürecinde yeniden gündeme gelebilecektir.Bu paragrafta birkaç kez vurgulanan ve
etkin bir şekilde uygulanması gerektiği belirtilen
“müktesebat” kavramının
sınırları çizilmemiştir.Bu durumda 10 .paragrafın son
derece geniş tanımladığı ve sürekli değişime
açık olduğunu söylediği “müktesebatın” esas
alınacağını anlamaktayız.O zaman da Türkiye’nin belli
bir standart a göre değil de siyasal ve stratejik çıkarlara
dayalı bir “sözde müktesebata” bağlı kalacağı
görünmektedir.Nitekim Türkiye’nin önüne konulanlar, “AB müktesebatı”
adı altında diğer üye ülkelere müzakerelerde
uygulanmamış olan “özel koşullardır”.Bu noktada
İngiltere örneği sık sık
verilmektedir.Onun da zorlu bir müzakere süreci yaşadığı
ama sonunda başarılı olduğu vurgulanmaktadır. MÇB’ ya bakıldığında asla bir benzerlik
taşımamaktadır.
Nitekim Türkiye’nin önüne konulan bu çerçeve belgesi; tamamen
Türkiye’ye özgü nitelikler taşıyan ,özel hükümleriyle gerçek “AB
müktesebatıyla” uyumlu olmayan,ikinci sınıf üyeliği
benimsetmeye dönük,iç ve dış politik ve ekonomik
yapılanmayı,yönetsel dokuyu,egemenlik haklarını AB’nin
siyasal ve stratejik hedeflerine göre yeniden düzenlemeye yönelten,büyüklük
sorununu zaman içinde çözebilme arzusu taşıyan direktifler dizisi
niteliğindedir.Bu nokta da bu sürecin karşılıklı
müzakere edilerek,çeşitli pazarlıkların yeniden yaşanacağı ve buna
bağlı olarak da bazı paragrafların zaman içinde ve müzakere yeteneğinize göre
değişebileceği beklentisinin doğru
olmadığını da belirtmek gerekir.
Esas olan bu belge çerçevesinde kabul edilen yükümlülüklerin ne kadar
yerine getirip getirilemeyeceğidir.Nitekim bu durum ilerleme
raporlarıyla ve 35 başlıkta yapılacak müzakerelerin 35
komiseriyle denetlenecektir.
Bu belgenin Türkiye’ye yönelik özel bir hazırlığın
ürünü olduğu aslında yine belgenin kendisinden
anlaşılmaktadır.İlk ek durumundaki ; EU Opening
Statement For Accession Conference with Turkey’de , “Müzakere Çerçeve Belgesi,beşinci
genişleme,müktesebat ve Türkiye’nin özel koşulları ile
özgünlüğü düşünülerek hazırlanmıştır.” Böylece Türkiye’nin durumunun diğer
aday ülkelerden ayrı ve özel koşullar içerdiği resmi belgelere
işlenmiştir.
Bu sürecin hazırlığı daha eskilere
dayanmaktadır.Buna bağlı olarak birbirinden farklı
dönemlere yönelik bir çok örnek verilebilir.Bunlar arasında en çarpıcı
olanlarından biri Almanya Dışişleri Bakanı Joscha Fischer’in , Aralık
2002 Kopenhag Zirvesinde söyledikleridir. “Türkiye’yi
nasıl olsa Avrupa Birliğine almayacağız,bir yöntem
bulalım da burada küstürmeyelim.Önce uyutalım,sonra da
unutalım.” Bu sözler o dönem mikrofonlara
yakalanmıştı.Şimdi ise bu sözler yaşama geçmeye hazırlanıyor.
3 Ekimle başlayan süreç, ekonomiden iç ve dış
siyasete,güvenlikten hukuka ve giderek egemenliğe kadar uzanan geniş
bir yelpazenin AB güdümüne gireceğini gösteriyor.
Gümrük Birliğiyle başlayan sömürü düzenin derinleşmesine
ve kurumsallaşarak statükoya dönüştürülmesine
çalışılıyor.Ulus devletin temelleri
zorlanıyor.Ufalanmanın,çözülmenin koşulları yaratılıyor.Ulusal
egemenlik ve ulusal bağımsızlık ilkeleri
önemsizleştirilmeye çalışılıyor.”Şu
Çılgın Türklerin” yeniden bir çılgınlık yapmaması
için özenli davranılıyor.Gerçekler özenle gizleniyor,
aldatıcı bayram havası yaratılıyor.Bireysel çıkarlarıyla
AB( ve ABD)çıkarlarını birleştirenler Türkiye ile hesaplaşmaya hazırlanıyor.
Türkiye’den yana olanlar ise her şeye rağmen “ Bağımsızlık Bizim
Karakterimizdir” demeye devam ediyor… |