Türkiye'de Neler Oluyor?
Tarih: 24-10-2005 19:00


Doç.Dr.Yaşar Hacısalihoğlu

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi

Ve

Jeopolitik Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

hacisalihoglu@jeopolitik.org

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 82.yılında, kuruluş öncesi yaşadıklarını hatırlatan bir sürece sürükleniyor. İçeriden ve dışarıdan bir ülkenin yazgısıyla oynanıyor, iradesi elinden alınmak isteniyor. Sağa sola savrulan geleceği tasarlayamayan, bağımlılıktan kurtulamayan bir kimliğe tutsak edilmeye çalışılıyor. Değişen aktörlerin değişmeyen davranışları tıpkı o yılları bize yaşatıyor. Ülkesini dışarıya kötüleyerek, yer tutmaya çalışanlar, içeride demokrasi görüntüsü altında kişisel çıkarlarını ülke çıkarlarının önüne koyanlar bu ülkenin yazgısını belirlemeye çalışıyor.

Gerçekler gizleniyor. AB kapısına demirletilerek, müzakere adı altında bir ülkenin geleceğiyle oynanıyor. Müzakerelerin tam üyeliği getirmeyeceği açıkça belirtilmesine rağmen , Batı’nın sömürgesi kimliğini kalıcılaştırmak adına AB’ye giriliyormuş görüntüsü verilmeye çalışılıyor.

1995’te imzalanan Gümrük Birliği belgesiyle AB’ye tek taraflı bağlanan bir ülke konumuna düşen Türkiye’nin üretkenlik karakteri ortadan kaldırılıyor, yeni üretim tesisleri kurmak yerine var olanlar satılıyor, ülke Batı’nın pazarı haline getiriliyor. Diz çökertilen bir ülkenin geleceğine ipotek konuyor. Ekonomisi bağımlı hale getirilen ülkenin , umutlarıyla oynanıyor, seçeneksiz olduğu fikri yerleştirilmeye çalışılıyor, ”ölümü gösterip sıtmaya razı etmenin” politikası işletiliyor. Ulusal ekonomisi çökertilen ülkenin ulusal değerlerine de el atılıyor.

Batı’nın özenle koruduğu ulus devlet , ulusal ekonomi, ulusal kültür üçlüsü , Türkiye için dönemini kapayan unsurlar olarak pazarlanıyor. Sanki Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve ABD ulusal çıkarlarından evrensel değerler adına vazgeçmiş de Türkiye bu konuda geri bir konumdaymış görüntüsü verilmeye çalışılıyor. En ufak ulusal duyarlılık gösterildiğinde istismar edilerek, ses kısılmaya , duyarlılık köreltilmeye aslında ekonomik köleliğin sorgulanmamasına çalışılıyor. Batı’nın ulusal güvenlik duyarlılığı artarken Türkiye’nin ulusal güvenliğin gereği olan konularda eli kolu bağlanıyor. ”AB ne der “ sendromu ulusal refleksleri köreltmenin aracı haline getiriliyor. Türkiye’nin “ithal tehdit algılamalarıyla” yetinerek, kendi tehdit algılamalarını açıkça ortaya koymaması ve yeni ulusal güvenlik stratejisi geliştirilmemesi engellenmeye çalışılıyor.

Gayri-milli sermaye ;siyaset ve ekonomiyi dışarının istekleri doğrultusunda yönlendiriyor, gerçeklerin halka erişimini titizlikle engelleyerek, mevcut yapının değişmemesi için çaba harcıyor. Oysa Türkiye’de statükonun egemen olduğu , değişimin engellendiği iddiasını yine aynı çevreler yayıyor, aslında ulusal duyarlılığın ulusal çıkarların , ulusal değerlerin savunulmaması adına bu iddia yerleşik kılınmaya çalışılıyor.

Kıbrıs’ta Türkiye’nin tıpkı İngiltere ve Yunanistan gibi ulusal çıkarlarını savunması, ulus devletinin vazgeçilmezlerine sımsıkı sarılması, bölünmez bütünlüğünü sonsuza kadar sürdürme kararlığını göstermesi “statüko” yakıştırmasına uğruyor, değişim adı altında Türkiye’nin çözülmesinin zemini yaratılmaya çalışılıyor.

AB projesinin özellikle Soğuk Savaş sonrası artan ölçüde jeopolitik arzuları ağır basan bir çıkar ve egemenlik projesi olduğu gerçeği geri plana itilerek, Türk ulusuna yıllardır zenginleşme ve medeniyet projesi olarak sunuluyor, bugün olmasa da günün birinde bu birliğin içine tam üye olarak girilebileceği hayali canlı tutulmaya çalışılıyor.

Bu hayalin peşine sürüklenenlerden ülke ve ulus çıkarlarına ters de düşse her isteğin ve her ödünün sorgulanmaksızın yerine getirilmesi isteniyor.

AB’ye tam üyelik hayali adına Gümrük Birliği anlaşmasının bir sömürge belgesine dönüştüğü gerçeği göz ardı ediliyor. Aslında Türkiye’nin tam üye olmadan Gümrük Birliği’ne dahil olmasının tam üyeliği yakınlaştırmak yerine , uzaklaştıran bir etken olduğu gizleniyor. AB’nin Türkiye’ye biçtiği kimliğin; ”derinleştirmiş Gümrük Birliği” veya “kuvvetlendirilmiş Komşuluk “ ilişkisiyle boyutlandırılacak olan “özel-statülü üyelik olduğu” gerçeği halka aktarılmıyor ve aslında 3 Ekim’de itibaren yürütülen müzakerelerin bu sonuca sürüklemek amacı taşıdığından hiç söz edilmiyor. Oysa müzakere tarihi verilen 17 Aralık zirve kararlarında resmi olarak Türkiye’nin önüne konulan belgede bu durum açıkça belirtiliyor. Buna rağmen Türkiye bu gerçeğin uzağında tutulmaya çalışılıyor,üstelik AB kapısına demirlediği Türkiye’ye büyüklük sorununa vurgu yaparak açıkça sindirme kapasitesinden söz ediyor, bu çerçevede “Kürt Sorunu” kavramıyla sindirme kaygısını gidermeye çalışıyor. Bu uğurda Diyarbakır’a uğramadan edilemiyor, aslında asıl stratejik ilginin Boğazlar, İstanbul, Ege ve Doğu Akdeniz’le sınırlı olduğu pek de gizlenmiyor. KKTC’de sahnelenen oyunun Anadolu’ya da sıçraması arzulanıyor, AB üyeliği uğruna ülkenin bütünlüğünden ödün verebileceklerin sayısı ve etkinliği artırılmaya çalışılıyor. Kıbrıs adasının Türkiye için stratejik değerinin olmadığı iddia ediliyor, aynı kişiler adadaki İngiliz üslerinin varlığını ve bu ülke için niçin stratejik değerini yitirmediğini açıklamıyor.

AB kimliğinin yeni jeopolitik refleksi, Doğu Akdeniz’de yoğunlaşıyor, metropol sınırlarına Kıbrıs adası da dahil edilmeye çalışılıyor. Uluslararası hukuk ihlal edilerek, Kıbrıs Rum kesimi tüm adayı temsilen AB’ye tam üye yapılıyor, aday konumundaki Türkiye’nin gelecekte birlik için tasarlanan konumu bir kez daha netleşiyor.

Açık olarak jeopolitik arzular uluslar arası hukukun üstüne çıkıyor, Avrupa çıkarlarının önceliğinde AB kimliğinde var olduğu sanılan birçok değeri kendi eliyle zedeliyor, yok sayıyor. AB için resmi belgelerde ve sözcülerinin dillerinde sık,sık yer bulan üç kavram; insan hakları,demokrasi ve hukuk, Kıbrıs adasın dan uzak tutuluyor, iki toplumlu adada açıkça ayrımcılık yapılarak, ambargolar altında yıllarca yıpratılan bir toplum, hukuki ve tarihsel haklılığı ve kazanımları Avrupa’nın AB sürecinde ortadan kaldırılıyor. Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkı fiilen işlemez kılınarak, adadaki askeri varlığına son verilmeye çalışılıyor, Ancak adadaki İngiliz askeri üsleri ve Yunanistan’ın askeri etkinliğine yönelik Türkiye’ye takınılan tavır gösterilmiyor ve ada üzerinde AB’nin hesapları netlik kazanıyor. Metropol sınırları tamamlanan AB’nin , bu sınırlar içinde kalan adada,metropol sınırlar içinde bugün olmayan ama gelecekte de olamayacak bir ülkenin( Türkiye…) güçlü bir bağının olmamasına çalışılıyor. Sadece AB’nin Kıbrıs adası konusunda takındığı tavır bile Türkiye için tam üyeliğin düşünülmediğinin açık göstergesi olduğu sorgulanmıyor.(Aslında bunu anlamak için 17 Aralık 2004 Brüksel zirve kararlarının beklenilmesine hiç gerek yoktu…)

1959 ve 1960 anlaşmalarının açık hükümleri ihlal edilmemesi adına yani uluslar arası hukukun çiğnenmemesi için aday olan Türkiye ile pekala Kıbrıs adası da birlikte yani eşzamanlı tam üye yapılabilirdi gerçeği hiç tartışılmıyor.

Kıbrıs adasının Türkiye ‘den önce uluslar arası hukuku hiçe sayarak tam üye olmasının hangi haklı gerekçesi olduğu, niçin Kıbrıs’ın öncelik kazandığı, Kıbrıs’ta bölge ve dünya barışını tehdit eden bir ortamın mı olduğu, her türlü çabaya rağmen (Annan planları,referandumlar..) üstelik Rum tarafının hayır demesiyle bütünleşme olamamışsa, kuzey kesimine , güney hayır da derse siz mutlaka evet deyin denilerek, bir yandan tanınmaya varan vaatlerde bulunulmuş bir yandan da manevi baskılar yapılmışsa ve bir toplum aldatılarak, tek taraflı ve iyi niyetli olmayan bir süreç egemen kılınmış sa yani her şeye rağmen bütünleşme olmuyorsa bir adadan iki devlet olmaz diye bir kural mı olduğu sorularının cevapları verilmiyor. Açıkça Türkiye’den Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Rum tarafını tüm adayı temsilen tanıması ve böylelikle KKTC’nin Türkiye eliyle ortadan kaldırılması hedefleniyor.

Türkiye dış politika da dengeleyici ve çok yönlü bir stratejiden uzak tutuluyor, Avrupalı olduğu kadar Asyalı olduğunu hiç hatırlamıyor, tüm büyük güçlerin ilgi odağı Avrasya ile yeterince ilgilenmiyor, öncelikle bölge merkezli dış politikayı hayata geçiremiyor.

Oysa Soğuk Savaş sonrası Batı eski müttefiki Türkiye’nin hemen tüm değerlerini tartışmaya açıyor, ekonomik bağımlılığı altında toplumsal dokusu zedeleniyor,misyonerler Anadolu’da cirit atıyor.

Batı için post-modern zenginlik sayılan etnik farklılıklar, Ortadoğu için Asya için ve Türkiye için ayrılmanın, ufalanmanın, parçalanmanın, kaosun ve karmaşanın nedeni haline getirilmeye çalışılıyor. Bağımsızlık, vatan duygusu, ulusal bütünlük, ulusal irade ve dayanışma, tarihsel ve kültürel bağlılık, ulusal kültür sentezi, kalkınma heyecanı, toplumsal bilinç gibi kavramlar unutturulmaya, karalanmaya çalışılıyor.Türk ulusunu özgüvensiz ve hedefsiz kılabilmek için çaba harcanıyor. Sağa sola savrulan, bugünden geleceği tasarlayamayan, teslimiyete boyun eğen, başı dik onurlu ve kimlikli yaşama inancını yitiren bir toplum ve bir ülke hedefleniyor.

Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir anlayışı yok edilmeye çalışılıyor. “Fransız”, “Alman”, “İngiliz”, “İtalyan”, “Amerikan” kavramları varlığını olanca ağırlığıyla sürdürürken Türk kavramı Türkiyeli’ ye dönüştürülmeye çalışılıyor. Batı’nın milli devletlerinin emperyalist çıkarları uğruna Türk milleti kavramı ve iddiası, karalanmaya ırkçılıkla eşdeğer, Hitler faşizmiyle özdeş kılınmaya çalışılıyor. Anadolu’nun mayası ve hamuru dağıtılmaya, yurttaşlık kimliği yozlaştırmaya, iç çatışma ortamı yaratılarak, ülke Yugoslavyalaştırmaya çalışılıyor.

Kendi değerlerine yabancılaştırarak, geleceğine güvenle bakamayan bir ülke görüntüsü yaratılmaya, geçmişi ve ülkesiyle kavgalı bir neslin yetişmesine çaba harcanıyor.

Türkiye’yi ; Büyük Ortadoğu projesi kapsamına alarak, komşularıyla kavgalı kılmaya, ”ya bölerek büyü” yada “bölünerek küçül” seçeneklerine bağımlı hale getirmeye çalışılıyor. Aslında Ortadoğu’da çizilmeye çalışılan yeni haritaların uzantısı kılınmaya, Ortadoğu’da körüklenen etnik çatışmanın yansıma alanına dönüştürülmeye çalışılıyor.

Türkiye’de aydın kimliği sorun haline geliyor, aydın kitlesi zihin bulanıklığından kurtulamıyor, sorumluluğundan sıyrılıyor, öncü rolünü unutuyor, halkından kopuyor, değerlerine sahip çıkmıyor. Bilginin bilince dönüşmesinin takipçisi olmuyor, elini taşın altına koymamaktan kaçınıyor, Anadolu‘ ya sahip çıkmıyor , kimliksizliğin girdabında savruluyor.

Aslında Türkiye gerçek aydını arıyor, halkına tepeden bakmayan ona güvenen, onunla bütünleşen, dağınıklığı gideren ve Anadolu’ ya sahip çıkan bir aydın kitlesine ihtiyaç duyuyor. Aslında her yurttaşın bu nitelikteki bir aydın gibi davranmasına arzuluyor.

Gerçeklerle halk arasına çekilen sis perdesini indirebilmek için, önemsizleştirilen kavramların yeniden yaşam bulabilmesi için, yitirilen değerlerin yeniden filizlenmesi için var gücüyle çalışacak aydın kitlesine ihtiyaç duyuyor. Gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmayan, bu gerçekleri halkından uzak tutmaya çalışmayan bir aydın kimliğini arıyor.

Türkiye adına hareket edenlerin, aslında gerçek Türkiye’yi Türk ulusunun temsil ettiğini unutmamalarını istiyor.

Ve gerçek Türkiye geleceğini tasarlamak , stratejik düşünme yeteneğini geliştirmek ve yapay yönlendirmelerden ve bağımlılık kıskacından sıyrılmak istiyor.

Yeniden kalkınma heyecanını hissetmek, borç sarmalından kurtulmak , üretmeden tüketmemek, tasarrufu ve yatırımı unutmamak, ileri teknolojiyi üretebilmek ve IMF, Dünya Bankası boyunduruğundan kurtulmak istiyor.

Türkiye ; ulusal pazarını, piyasasını yani ekonomisini dış baskılarla ve korumasızca “dışa açarak” değil, ancak kendi iradesiyle “dışa açılarak” kalkınmanın gerçekleşebileceğini inanıyor.

Sermaye hareketlerinin istikrar bozucu niteliğine seyirci kalmaktan kurtulmak,

ulusal kaynaklarını bilerek, coğrafi olanaklarını yeterince tanıyarak ve ona sahip çıkarak, özünü, kendi kaynaklarını seferber ederek davranabilmeyi öncelikli kılmak istiyor.

Türkiye; tarihsel, kültürel ve coğrafi birikimiyle özdeşleşen ve bu temelde bütünleşen, yaşadığı mekana sahip çıkma bilincini yitirmeyen ve bireysel çıkarını toplumsal çıkarın önüne koymayan bir neslin yetişmesini hedefliyor.

Ortak çıkarda buluşmayı beceremeyen, dağınık savruk, kolayca borçlanabilen, satın aldıklarıyla değerlendiğini sanan, böylece ülkesinden, değerlerinden kopan , geleceğini tasarlayamayan, duyarsızlaşan, değerlerden arınarak vatan ve millet bağlılığını yitiren, bağımsızlıktan kolayca ödün veren, başkalarının uzantısı olmaktan kurtulamayan, benliğini ve kimliğini yitiren aslında varlık nedenini kaybeden kuşakların yetişmemesi için Türkiye’nin harekete geçmesini istiyor.

Türkiye üzerinde hesap yapanlara ; Milli kurtuluş mücadelesiyle çizilen sınırların, yapay olmadığını,bedel ödenerek çizildiğini, öylesine bir bedel ki, Çanakkale’den Kurtuluş Savaşına bir neslin, dirençle,sevdayla,ayrılıkla,acıyla, sevinçle ama hep başı dik ve onurla ödediği bir bedel olduğunu hatırlatmak istiyor. Birer asırlık çınar gibi davranan bu genç fidanların canları pahasına bıraktıkları emanetin vatan olduğunu hatırlatmak istiyor.

Bu emanetin Anadolu’nun değerleriyle yoğrulduğunu,bir harman yeri olduğunu ve Anadolu’nun birikimiyle yaratıldığının unutulmamasını istiyor.

Bugün Anadolu birikiminin Türkiye’nin en önemli zenginliği olduğunu ve yine Anadolu’nun; onurlu ve başı dik yaşamanın adı olduğunu bildirmek istiyor. Anadolu’nun ; bir sentez ve alaşım , et ve tırnak , birlikte halaya kalkmak, birlikte türkü söylemek birlikte ağlamak, birlikte gülmek olduğunu ısrarla vurgulamak istiyor.

Anadolu anti-emperyalist mücadelenin birikimi, teslim olmamanın, direnmenin adı olduğunu ve bunu yaratan Anadolu’nun mayası ve hamurunun yüzyıllardır biriken iç içe geçen ve cumhuriyet harmanında kimliklenen değerler bütünü olduğunu unutturmamak istiyor.

Kolayca çözülmek, başkalarının çıkarları için oyuna gelmek, kurda kuşa yem olmak, dağılmak , ufalanmak ve bu tuzağa Anadolu’nun kolayca geleceğini beklemek Anadolu’yu tanımamak olduğunu hatırlatıyor. Her şeye rağmen Anadolu’nun çok da ihanet gördüğünü ama kazananın hep Anadolu olduğunu da çok iyi biliyor..

Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku
Administrator tarafından yazıldı