Doç.Dr.Yaşar
Hacısalihoğlu
İstanbul
Üniversitesi Öğretim Üyesi
Ve
Jeopolitik
Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
hacisalihoglu@jeopolitik.org
Türkiye Cumhuriyetinin
kuruluşunun 82.yılında, kuruluş öncesi
yaşadıklarını hatırlatan bir sürece sürükleniyor.
İçeriden ve dışarıdan bir ülkenin yazgısıyla
oynanıyor, iradesi elinden alınmak isteniyor. Sağa sola savrulan
geleceği tasarlayamayan, bağımlılıktan kurtulamayan
bir kimliğe tutsak edilmeye çalışılıyor.
Değişen aktörlerin değişmeyen davranışları
tıpkı o yılları bize yaşatıyor. Ülkesini
dışarıya kötüleyerek, yer tutmaya çalışanlar, içeride
demokrasi görüntüsü altında kişisel çıkarlarını ülke
çıkarlarının önüne koyanlar bu ülkenin yazgısını
belirlemeye çalışıyor.
Gerçekler gizleniyor. AB kapısına demirletilerek, müzakere
adı altında bir ülkenin geleceğiyle oynanıyor.
Müzakerelerin tam üyeliği getirmeyeceği açıkça belirtilmesine
rağmen , Batı’nın sömürgesi kimliğini
kalıcılaştırmak adına AB’ye giriliyormuş
görüntüsü verilmeye çalışılıyor.
1995’te imzalanan Gümrük Birliği belgesiyle AB’ye tek taraflı
bağlanan bir ülke konumuna düşen Türkiye’nin üretkenlik karakteri
ortadan kaldırılıyor, yeni üretim tesisleri kurmak yerine var olanlar satılıyor, ülke
Batı’nın pazarı haline getiriliyor. Diz çökertilen bir ülkenin
geleceğine ipotek konuyor. Ekonomisi bağımlı hale getirilen
ülkenin , umutlarıyla oynanıyor, seçeneksiz olduğu fikri
yerleştirilmeye çalışılıyor, ”ölümü gösterip
sıtmaya razı etmenin” politikası işletiliyor. Ulusal
ekonomisi çökertilen ülkenin ulusal değerlerine de el atılıyor.
Batı’nın özenle koruduğu ulus devlet , ulusal ekonomi,
ulusal kültür üçlüsü , Türkiye için dönemini kapayan unsurlar olarak
pazarlanıyor. Sanki Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve ABD
ulusal çıkarlarından evrensel değerler adına vazgeçmiş
de Türkiye bu konuda geri bir konumdaymış görüntüsü verilmeye
çalışılıyor. En ufak ulusal duyarlılık gösterildiğinde
istismar edilerek, ses kısılmaya , duyarlılık köreltilmeye
aslında ekonomik köleliğin sorgulanmamasına
çalışılıyor. Batı’nın ulusal güvenlik duyarlılığı
artarken Türkiye’nin ulusal güvenliğin gereği olan konularda eli kolu
bağlanıyor. ”AB ne der “ sendromu ulusal refleksleri köreltmenin
aracı haline getiriliyor. Türkiye’nin “ithal tehdit
algılamalarıyla” yetinerek, kendi tehdit algılamalarını
açıkça ortaya koymaması ve yeni ulusal güvenlik stratejisi
geliştirilmemesi engellenmeye çalışılıyor.
Gayri-milli sermaye ;siyaset ve
ekonomiyi dışarının istekleri doğrultusunda yönlendiriyor,
gerçeklerin halka erişimini titizlikle engelleyerek, mevcut
yapının değişmemesi için çaba harcıyor. Oysa
Türkiye’de statükonun egemen olduğu ,
değişimin engellendiği iddiasını yine aynı
çevreler yayıyor, aslında ulusal
duyarlılığın ulusal çıkarların , ulusal değerlerin
savunulmaması adına bu iddia yerleşik kılınmaya
çalışılıyor.
Kıbrıs’ta Türkiye’nin tıpkı İngiltere ve Yunanistan
gibi ulusal çıkarlarını savunması, ulus devletinin
vazgeçilmezlerine sımsıkı sarılması, bölünmez
bütünlüğünü sonsuza kadar sürdürme kararlığını
göstermesi “statüko” yakıştırmasına uğruyor, değişim
adı altında Türkiye’nin çözülmesinin zemini yaratılmaya
çalışılıyor.
AB projesinin özellikle Soğuk Savaş sonrası artan
ölçüde jeopolitik arzuları
ağır basan bir çıkar ve egemenlik projesi olduğu
gerçeği geri plana itilerek, Türk ulusuna yıllardır
zenginleşme ve medeniyet projesi olarak sunuluyor, bugün olmasa da günün
birinde bu birliğin içine tam üye olarak girilebileceği hayali
canlı tutulmaya çalışılıyor.
Bu hayalin peşine sürüklenenlerden ülke ve ulus çıkarlarına
ters de düşse her isteğin ve her ödünün sorgulanmaksızın
yerine getirilmesi isteniyor.
AB’ye tam üyelik hayali
adına Gümrük Birliği anlaşmasının bir sömürge
belgesine dönüştüğü gerçeği göz ardı ediliyor. Aslında
Türkiye’nin tam üye olmadan Gümrük Birliği’ne dahil
olmasının tam üyeliği
yakınlaştırmak yerine , uzaklaştıran bir etken
olduğu gizleniyor. AB’nin Türkiye’ye biçtiği kimliğin; ”derinleştirmiş
Gümrük Birliği” veya
“kuvvetlendirilmiş Komşuluk “ ilişkisiyle
boyutlandırılacak olan “özel-statülü üyelik olduğu” gerçeği
halka aktarılmıyor ve aslında
3 Ekim’de itibaren yürütülen müzakerelerin bu sonuca sürüklemek amacı
taşıdığından hiç söz edilmiyor. Oysa müzakere tarihi
verilen 17 Aralık zirve kararlarında resmi olarak Türkiye’nin önüne
konulan belgede bu durum açıkça belirtiliyor. Buna rağmen Türkiye bu
gerçeğin uzağında tutulmaya
çalışılıyor,üstelik AB kapısına demirlediği
Türkiye’ye büyüklük sorununa vurgu yaparak açıkça sindirme kapasitesinden
söz ediyor, bu çerçevede “Kürt Sorunu” kavramıyla sindirme
kaygısını gidermeye çalışıyor. Bu uğurda
Diyarbakır’a uğramadan edilemiyor, aslında asıl stratejik
ilginin Boğazlar, İstanbul, Ege ve Doğu Akdeniz’le sınırlı
olduğu pek de gizlenmiyor. KKTC’de sahnelenen oyunun Anadolu’ya da
sıçraması arzulanıyor, AB üyeliği uğruna ülkenin bütünlüğünden
ödün verebileceklerin sayısı ve etkinliği artırılmaya
çalışılıyor. Kıbrıs adasının Türkiye
için stratejik değerinin olmadığı iddia ediliyor, aynı
kişiler adadaki İngiliz üslerinin varlığını ve bu
ülke için niçin stratejik değerini yitirmediğini açıklamıyor.
AB kimliğinin yeni jeopolitik refleksi, Doğu Akdeniz’de
yoğunlaşıyor, metropol sınırlarına
Kıbrıs adası da dahil edilmeye çalışılıyor.
Uluslararası hukuk ihlal edilerek, Kıbrıs Rum kesimi tüm
adayı temsilen AB’ye tam üye yapılıyor, aday konumundaki
Türkiye’nin gelecekte birlik için tasarlanan konumu bir kez daha
netleşiyor.
Açık olarak jeopolitik arzular uluslar arası hukukun üstüne
çıkıyor, Avrupa çıkarlarının önceliğinde AB
kimliğinde var olduğu sanılan birçok değeri kendi eliyle
zedeliyor, yok sayıyor. AB için resmi belgelerde ve sözcülerinin
dillerinde sık,sık yer bulan üç kavram; insan hakları,demokrasi
ve hukuk, Kıbrıs adasın dan uzak tutuluyor, iki toplumlu adada
açıkça ayrımcılık yapılarak, ambargolar altında
yıllarca yıpratılan bir toplum, hukuki ve tarihsel
haklılığı ve kazanımları Avrupa’nın AB
sürecinde ortadan kaldırılıyor. Türkiye’nin ada üzerindeki
garantörlük hakkı fiilen işlemez kılınarak, adadaki askeri
varlığına son verilmeye çalışılıyor, Ancak
adadaki İngiliz askeri üsleri ve Yunanistan’ın askeri
etkinliğine yönelik Türkiye’ye takınılan tavır
gösterilmiyor ve ada üzerinde AB’nin
hesapları netlik kazanıyor. Metropol sınırları
tamamlanan AB’nin , bu sınırlar içinde kalan adada,metropol
sınırlar içinde bugün olmayan ama gelecekte de olamayacak bir
ülkenin( Türkiye…) güçlü bir bağının olmamasına
çalışılıyor. Sadece AB’nin Kıbrıs adası
konusunda takındığı tavır bile Türkiye için tam
üyeliğin düşünülmediğinin açık göstergesi olduğu
sorgulanmıyor.(Aslında bunu anlamak için 17 Aralık 2004 Brüksel
zirve kararlarının beklenilmesine hiç gerek yoktu…)
1959 ve 1960 anlaşmalarının açık hükümleri ihlal
edilmemesi adına yani uluslar arası hukukun çiğnenmemesi için aday
olan Türkiye ile pekala Kıbrıs adası da birlikte yani
eşzamanlı tam üye yapılabilirdi gerçeği hiç
tartışılmıyor.
Kıbrıs adasının Türkiye ‘den önce uluslar
arası hukuku hiçe sayarak tam üye olmasının hangi haklı
gerekçesi olduğu, niçin Kıbrıs’ın öncelik kazandığı,
Kıbrıs’ta bölge ve dünya barışını tehdit eden bir
ortamın mı olduğu, her türlü çabaya rağmen (Annan
planları,referandumlar..) üstelik Rum tarafının hayır
demesiyle bütünleşme olamamışsa, kuzey kesimine , güney
hayır da derse siz mutlaka evet deyin denilerek, bir yandan tanınmaya
varan vaatlerde bulunulmuş bir yandan da manevi baskılar
yapılmışsa ve bir toplum aldatılarak, tek taraflı ve
iyi niyetli olmayan bir süreç egemen kılınmış sa yani her
şeye rağmen bütünleşme olmuyorsa bir adadan iki devlet olmaz
diye bir kural mı olduğu sorularının cevapları
verilmiyor. Açıkça Türkiye’den Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Rum
tarafını tüm adayı temsilen tanıması ve böylelikle
KKTC’nin Türkiye eliyle ortadan kaldırılması hedefleniyor.
Türkiye dış politika da dengeleyici ve çok yönlü bir stratejiden
uzak tutuluyor, Avrupalı olduğu kadar Asyalı olduğunu hiç hatırlamıyor,
tüm büyük güçlerin ilgi odağı Avrasya ile yeterince ilgilenmiyor, öncelikle
bölge merkezli dış politikayı hayata geçiremiyor.
Oysa Soğuk Savaş sonrası Batı eski müttefiki
Türkiye’nin hemen tüm değerlerini tartışmaya açıyor, ekonomik
bağımlılığı altında toplumsal dokusu
zedeleniyor,misyonerler Anadolu’da cirit atıyor.
Batı için post-modern zenginlik sayılan etnik
farklılıklar, Ortadoğu için Asya için ve Türkiye için ayrılmanın,
ufalanmanın, parçalanmanın, kaosun ve karmaşanın nedeni
haline getirilmeye çalışılıyor.
Bağımsızlık, vatan duygusu, ulusal bütünlük, ulusal irade
ve dayanışma, tarihsel ve
kültürel bağlılık, ulusal kültür sentezi, kalkınma
heyecanı, toplumsal bilinç gibi
kavramlar unutturulmaya, karalanmaya
çalışılıyor.Türk ulusunu özgüvensiz ve hedefsiz kılabilmek
için çaba harcanıyor. Sağa sola savrulan, bugünden geleceği
tasarlayamayan, teslimiyete boyun eğen, başı dik onurlu ve kimlikli
yaşama inancını yitiren bir toplum ve bir ülke hedefleniyor.
Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir
anlayışı yok edilmeye çalışılıyor. “Fransız”,
“Alman”, “İngiliz”, “İtalyan”, “Amerikan” kavramları
varlığını olanca ağırlığıyla
sürdürürken Türk kavramı Türkiyeli’ ye dönüştürülmeye
çalışılıyor. Batı’nın milli devletlerinin
emperyalist çıkarları uğruna
Türk milleti kavramı ve iddiası, karalanmaya
ırkçılıkla eşdeğer, Hitler faşizmiyle özdeş
kılınmaya çalışılıyor. Anadolu’nun mayası ve
hamuru dağıtılmaya, yurttaşlık kimliği
yozlaştırmaya, iç çatışma ortamı yaratılarak,
ülke Yugoslavyalaştırmaya çalışılıyor.
Kendi değerlerine yabancılaştırarak,
geleceğine güvenle bakamayan bir ülke görüntüsü yaratılmaya, geçmişi
ve ülkesiyle kavgalı bir neslin yetişmesine çaba harcanıyor.
Türkiye’yi ; Büyük Ortadoğu projesi kapsamına
alarak, komşularıyla kavgalı kılmaya, ”ya bölerek büyü”
yada “bölünerek küçül” seçeneklerine bağımlı hale getirmeye
çalışılıyor. Aslında Ortadoğu’da çizilmeye
çalışılan yeni haritaların uzantısı
kılınmaya, Ortadoğu’da körüklenen etnik çatışmanın yansıma
alanına dönüştürülmeye çalışılıyor.
Türkiye’de aydın kimliği sorun haline geliyor, aydın
kitlesi zihin bulanıklığından kurtulamıyor, sorumluluğundan
sıyrılıyor, öncü rolünü unutuyor, halkından kopuyor, değerlerine
sahip çıkmıyor. Bilginin bilince dönüşmesinin takipçisi olmuyor,
elini taşın altına koymamaktan kaçınıyor, Anadolu‘ ya
sahip çıkmıyor , kimliksizliğin girdabında savruluyor.
Aslında Türkiye gerçek aydını arıyor, halkına
tepeden bakmayan ona güvenen, onunla bütünleşen,
dağınıklığı gideren ve Anadolu’ ya sahip
çıkan bir aydın kitlesine ihtiyaç duyuyor. Aslında her
yurttaşın bu nitelikteki bir aydın gibi davranmasına arzuluyor.
Gerçeklerle halk arasına çekilen sis perdesini indirebilmek için,
önemsizleştirilen kavramların yeniden yaşam bulabilmesi için,
yitirilen değerlerin yeniden filizlenmesi için var gücüyle
çalışacak aydın kitlesine ihtiyaç duyuyor. Gerçeklerle
yüzleşmekten kaçınmayan, bu
gerçekleri halkından uzak tutmaya çalışmayan bir aydın
kimliğini arıyor.
Türkiye adına hareket edenlerin, aslında gerçek Türkiye’yi
Türk ulusunun temsil ettiğini unutmamalarını istiyor.
Ve gerçek Türkiye geleceğini
tasarlamak , stratejik düşünme yeteneğini geliştirmek ve yapay
yönlendirmelerden ve bağımlılık kıskacından
sıyrılmak istiyor.
Yeniden kalkınma heyecanını hissetmek, borç
sarmalından kurtulmak , üretmeden tüketmemek, tasarrufu ve
yatırımı unutmamak, ileri teknolojiyi üretebilmek ve IMF, Dünya Bankası boyunduruğundan
kurtulmak istiyor.
Türkiye ; ulusal pazarını, piyasasını yani
ekonomisini dış baskılarla ve korumasızca “dışa
açarak” değil, ancak kendi iradesiyle “dışa açılarak”
kalkınmanın gerçekleşebileceğini inanıyor.
Sermaye hareketlerinin istikrar bozucu niteliğine seyirci
kalmaktan kurtulmak,
ulusal kaynaklarını bilerek, coğrafi
olanaklarını yeterince tanıyarak ve ona sahip çıkarak,
özünü, kendi kaynaklarını seferber ederek davranabilmeyi öncelikli
kılmak istiyor.
Türkiye; tarihsel, kültürel ve coğrafi birikimiyle
özdeşleşen ve bu temelde bütünleşen,
yaşadığı mekana sahip çıkma bilincini yitirmeyen ve
bireysel çıkarını toplumsal çıkarın önüne koymayan bir
neslin yetişmesini hedefliyor.
Ortak çıkarda buluşmayı
beceremeyen, dağınık savruk, kolayca borçlanabilen, satın
aldıklarıyla değerlendiğini sanan, böylece ülkesinden,
değerlerinden kopan , geleceğini tasarlayamayan,
duyarsızlaşan, değerlerden arınarak vatan ve millet
bağlılığını yitiren,
bağımsızlıktan kolayca ödün veren,
başkalarının uzantısı olmaktan kurtulamayan,
benliğini ve kimliğini yitiren aslında varlık nedenini
kaybeden kuşakların yetişmemesi için Türkiye’nin harekete geçmesini
istiyor.
Türkiye üzerinde hesap yapanlara ; Milli kurtuluş mücadelesiyle
çizilen sınırların, yapay olmadığını,bedel
ödenerek çizildiğini, öylesine bir bedel ki, Çanakkale’den Kurtuluş
Savaşına bir neslin, dirençle,sevdayla,ayrılıkla,acıyla,
sevinçle ama hep başı dik ve onurla ödediği bir bedel
olduğunu hatırlatmak istiyor. Birer asırlık çınar gibi
davranan bu genç fidanların canları pahasına
bıraktıkları emanetin vatan olduğunu hatırlatmak
istiyor.
Bu emanetin Anadolu’nun değerleriyle
yoğrulduğunu,bir harman yeri olduğunu ve Anadolu’nun birikimiyle
yaratıldığının unutulmamasını istiyor.
Bugün Anadolu birikiminin Türkiye’nin en önemli zenginliği
olduğunu ve yine Anadolu’nun; onurlu ve başı dik
yaşamanın adı olduğunu bildirmek istiyor. Anadolu’nun ; bir
sentez ve alaşım , et ve tırnak , birlikte halaya kalkmak,
birlikte türkü söylemek birlikte ağlamak, birlikte gülmek olduğunu
ısrarla vurgulamak istiyor.
Anadolu anti-emperyalist mücadelenin birikimi, teslim olmamanın,
direnmenin adı olduğunu ve bunu yaratan Anadolu’nun mayası ve
hamurunun yüzyıllardır biriken iç içe geçen ve cumhuriyet
harmanında kimliklenen değerler bütünü olduğunu unutturmamak
istiyor.
Kolayca çözülmek, başkalarının çıkarları için
oyuna gelmek, kurda kuşa yem olmak, dağılmak , ufalanmak ve bu
tuzağa Anadolu’nun kolayca
geleceğini beklemek Anadolu’yu tanımamak olduğunu
hatırlatıyor. Her şeye rağmen Anadolu’nun çok da ihanet
gördüğünü ama kazananın hep Anadolu olduğunu da çok iyi biliyor..
|