27 Nisan'da Genelkurmay'ın yaptığı açıklamanın "içerdiği yorum ve uyarı" bir muhtıra niteliğindedir. TSK, "Cumhuriyetin temel değerlerinin, Türkiye'nin bütünlüğünün, laikliğin ve gerçek demokrasinin tehlikeye düştüğünü" görüyor.
Bu büyük tehdit ve tehlike karşısında, TSK, "bu gidişin kesinlikle karşısında olduğunu ve buna izin verilemeyeceğini" açık olarak ifade ediyor.
TSK'nin bu yorum ve uyarıları; muhalefet partileri, AKP'nin denetimi dışındaki sivil toplum örgütleri ve en önemlisi, "halkın büyük çoğunluğu tarafından" paylaşılıyor. CHP, MHP ve İP bunu en net belirten partiler oldu. DYP ve ANAVATAN ise genelde paylaşmakla birlikte daha farklı bir yol izlediler.
12 ve 13 Nisan'da Yaşar Büyükanıt ve A. Necdet Sezer 'in uyarıları, arkasından 14 Nisan halk hareketi, "AKP'nin mevcut icraatının" , artık durdurulması konusunda net oluşumlardır. 29 Nisan, bunu bir daha kanıtladı.
AKP'nin Köşk için, "uzlaşmaya gitmeme ve bu kaleyi de ele geçirme inadı" bardağı taşıran damla oldu. Bırakın demokrasiyi, demokrasinin zeminini oluşturan Cumhuriyetin değerlerinin de tehlikeye girdiği görüldü.
- Bu noktaya, AKP'nin 4.5 yıllık iktidarı ile gelindi.
- Sadece Cumhuriyetin değerleri ve laiklik değil, Türkiye'nin bütünlüğü ve Lozan'ın kazanımları fiilen tehlikeye girdi.
- 4.5 yıllık icraat bir 5 yıl daha sürdürülürse ülkenin geri dönülemeyecek bir krize gireceği, geniş kesimler tarafından görüldü.
- İşbirlikçi şeriatçı kesimler ABD, AB ve bölücüler tarafından kullanılmaya başlandı.
TSK'nin 27 Nisan'da yaptığı "yorum ve kesin uyarı" , bütün bu gelişmelerin ışığında değerlendirilmelidir.
Adres, AKP ve arkasındakilerdir. Arkasındakiler, "AKP'ye içerde ve dışarda destek verenlerdir." Bunların kimler olduğunu çok yazdım: Kimi büyük sermaye çevreleri; ABD ve AB, arkadaki destekçilerdir. AKP "o inanılmaz icraatını" destekçileri sayesinde yürüttü ve ayakta tutuldu.
27 Nisan, 28 Şubat'tan farklı 28 Şubat "ABD'ye karşı olan İslamcıların ( Erbakan' ın) tasfiye edilmesi ve yerine işbirlikçi şeriatçıların getirilmesi için " yapıldı. İçinde, ABD'ye çok yakın generaller de vardı.
28 Nisan muhtırası ise, "ABD, AB ve büyük sermayenin desteklediği dincilere karşı yapıldı". Abdullah Gül I, 28 Şubat'ın hedefleri arasındaydı. 27 Nisan ise Abdullah Gül II ve yanındakilere karşıdır. Gül I ve Gül II nasıl farklıysalar 28 Şubat ve 27 Nisan da o kadar farklıdır.
27 Nisan olayını "biçimsel demokrasi değerlendirmeleri çerçevesinde" görmemek gerekir. İşin özüne inmeliyiz. İşin özünde neler var?
1) Son 4.5 yıllık uygulamalar 5 yıl daha sürerse, ortada ne Cumhuriyet, ne onun değerleri ve ne de Lozan kalacak.
2) Toplumsal, demokratik ve ulusal tepkileri ortadan kaldıran yeniden yapılanma girişimleri ile karşı karşıyayız.
3) İçimizdeki oligarşi hızla, "emperyalizmin ve bölücülerin emrine girmeye başlamış" y arım işleyen demokrasi, "demokrasiyi tamamen ortadan kaldıracak bir tünelin içine sokuluyor".
4) Bu gerçeği halk, muhalefet partileri ve TSK görüyor ve tepki veriyor.
27 Nisan sürecini bu kapsamda ele almazsak "naylon demokrasinin" tuzağına düşeriz. İçimizdeki oligarşi Brüksel ve Washington ile işbirliği yaparak bu süreci engellemeye çalışacaktır.
Türk halkı bütün Cumhuriyetçi ve demokratik kurumları ile buna karşı çıkmalıdır. Emperyalizmi ve içimizdeki işbirlikçilerini başka türlü tasfiye edemeyiz.
|