Destek Verenler ve Karşı Çıkanlar...
Tarih: 22-12-2006 13:07

"AB'ye destek verenler ve karşı çıkanlar" biçimindeki değerlendirmeler bana göre doğru değil. Bu sorgulama halkı yanıltıyor; yanıltmaktan öteye kandırıyor. Neden mi? Karşı mısınız? Yoksa yanında mısınız biçiminde sorulduğunda şu olasılıkları akla getiriyor.

- Türkiye'nin AB'ye alınmasına destek veriyor musunuz?

- Yoksa AB'ye girilmesine karşı mısınız?

Böyle sorulduğunda "AB ile Türkiye arasında yürütülmekte olan ilişkilerin ve görüşmeler" sürecinin, "olağan seyri içinde gittiği düşüncesi" pazarlanmış oluyor. Türkiye sömürülmüyor, tek yanlı bağlanmıyor; karşılıklı iktisadi ve siyasi çıkarlar korunuyor; her şey yolunda; "siz şimdi söyleyin bakalım, Türkiye'nin AB'ye alınmasının karşısında mısınız? Değil misiniz?"

- "Canım, kimileri destekliyor kimileri de karşı çıkıyor, ne var bunda" gibi bakılmasını istiyorlar.

- Soru böyle yanlış sorulduğunda bile; meselenin içyüzünü tam olarak bilmeyenler bile AB karşıtlığını yüzde 70'e çıkarmışlar.

Oysa doğru soruyu şöyle sormak gerekir;

- Türkiye'nin AB'ye, giderek tek yanlı bağlanmasına ve 10-15 yıl sonra parçalanarak AB'nin arka bahçesi durumuna sokulmasına destek veriyor musunuz?

- Yoksa Türkiye'nin, AB'nin parçalanmış bir sömürgesi olmadan onunla yan yana yaşamasına; mevcut tek yanlı ilişkilerin ve belgelerin bir kenara atılıp AB ile ilişkilerin normalleştirilmesine mi yandaşsınız?

İşte, soruların böyle sorulması gerekir. AB'ye karşı mısınız değil misiniz sorgulaması, "mevcut sömürgeleşme sürecini örtmeye yönelik bir kurnazlıktır."

Sadece iki seçenek var

Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde iki seçenek kalmıştır:

1) Ya Türkiye'deki yönetimler mevcut ilişki düzenini aynen sürdürüp 15-20 yıl içinde ülkenin tamamen sömürgeleştirilip parçalanmasına yol açacaklardır.

2) Ya da Türkiye, ulusal meclisler oluşturarak bir yandan AB ile ilişkilerini normalleştirirken öte yandan da Rusya, Çin, Hindistan, İran gibi ülkelerle iktisadi, siyasi ve askeri anlaşmalar yaparak dış politikasını dengeleyecektir.

Bu "dengeleme ve dış politika değişikliği" yapılmadığı takdirde Türkiye yavaş yavaş sömürgeleşecek ve parçalanacaktır.

- Kuzey Irak'ta ve Kıbrıs'ta ABD ve AB operasyonları sonucu maydana gelen gelişmeler;

- Kürdistan, Ermenistan ve Patrikhane projelerinin fiilen yürütülmekte oluşu;

- İktisadi olarak "serbest piyasa, özelleştirme ve yabancılaştırma" politikalarıyla ekonominin felç edilmesi ve tamamen dışa bağımlı duruma sokulmaya başlanması;

- AB ile ilişkilerde, "görüşmeler süreci" ile, aracılığı ile Türkiye'nin kıskaca alınması ve tek yanlı anlaşmalarla bağlanmakta oluşu yukarıdaki tezi doğrulamaya yeter.

Bu faktörlere daha onlarcası eklenebilir; ama bunlar bile felaketin gelmekte olduğunu gösteriyor.

Tony Blair niçin geldi?

Blair Ankara'ya, "Türkiye'nin uçuruma giden raydan çıkmasını önlemek için" geldi. AB'ci medyanın kullanması için de "Kuzey Kıbrıs'a uçabiliriz" havucunu uzattı. Halkın gözünü bağlamak için 10 yaşında çocuğu kandırır gibi böylesi malzemeler sundu.

- Önceki İngiliz Dışişleri Bakanı Straw Papadopulos 'a ne demişti: "Sus, gürültü çıkarma, yoksa Türk askerlerini adadan çıkaramazsın..."

- Daha önceki bakan Robin Cook ağzından kaçırdı mı? "Türkiye'nin Güneydoğu sınırları bizim için belirsizdir..."

Tony Blair birinci olasılığın, yani "Türkiye'nin sömürgeleştirilerek parçalanması yolundan çıkmaması için" Ankara'ya geldi, elma şekeri verdi. Bizim "Mütareke ve Müzakere Medyası" da bu elma şekerini afiyetle yaladı.

Soruyu doğru soralım:

- Türkiye göz göre göre AB'nin bekleme odasına hapsedilip yavaş yavaş parçalansın mı? Ey millet bunu ister misiniz?

- Yoksa ulusal bir meclis ve ulusal bir hükümetle, "AB ile ilişkilerin normalleştirilmesini; Asya ülkeleri ile ilişki kurularak Batı'dan gelen büyük tehdidin dengelenmesini mi desteklersiniz?"

Sorulması ve sorgulanması gerekenler bunlardır. Atatürkçü olduğunu; Cumhuriyetçi ve laik olduğunu; Cumhuriyetçi ve laik olduğunu; Türkiye'nin tarafında durduğunu söyleyen partilerin de tutumlarını bu seçenekler doğrultusunda belirlemeleri gerekir.

AB'nin metresi miyiz? Yoksa kuması mı?

İngiliz The Guardian'da Geoffrey Wheatcroft, "Türkiye AB'nin metresi oldu" demiş. Ben 6 Mart 1995'ten beri "kuma durumuna sokulduk" diye haykırıyorum.

2 - 3 yıl önce Alman Die Welt benimle yaptığı söyleşi sonrası "Türkiye - Avrupa'nın metresi oldu" başlığını atmıştı. Deniz Som da Vaziyet köşesine taşıdı.

Bugünlerde kimileri, "AB ile onurlu beraberlikten" söz eder oldular. J. P. Sartre 'ın 'Saygılı Yosma' sı misali, onurlu bir metres hayatını kastediyor olmalılar!..

Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku