AB'nin ilerleme raporu aralık ayına ertelendi ve bir
"orta yol"
bulunmaya çalışılıyor.
Orta yol bulunması gereken sorunların başında şunlar var:
- Askerin,
"tamamen sivillerin emrine"
sokulması;
- Kıbrıs'ta Rumların (Kıbrıs Cumhuriyeti'nin) gümrük birliği kapsamına sokulması; yani Rumlara,
"diğer 24 AB üyesine tanınan tüm hakların verilmesi";
- AB'nin Lozan dışında azınlık kapsamına soktuklarına da istenenlerin sağlanması. Başlıcaları bunlar. Ancak
"somut ödün"
olarak Rumların taleplerinin karşılanması gerekiyor.
İlerleme raporunun,
"AB istekleri doğrultusunda yerine getirilmesi ve bir trafik kazası olmadan görüşmelerin ilerlemesi"
kime ne sağlıyor? Türkiye karşılığında ne elde ediyor: Bu hiç tartışılmıyor.
Türkiye-AB ilişkileri bugün
"bütün alanlarda AB'nin yararına ve Türkiye'nin zararına ilerlemektedir".
Bazı başlıklar şöyle:
1) İktisadi olarak dış ticaret fazlası giderek büyüyen AB
ülkeleridir. Ticari, sınai, mali ve enerji alanlarında onların
şirketleri bizim pazarımızda daha avantajlı konuma geliyorlar ve
pazarımızı tekellerine alıyorlar.
2) Türkiye'nin AB dışı ülkelerle olan iktisadi ve ticari ilişkileri,
"AB'nin öngördüğü ve onların yararlandığı bir biçimde"
derinleşerek Brüksel'in denetimine geçmektedir.
3) AB ile görüşmelerin aksamadan sürmesi ile Brüksel, siyasi
alanlarda da ödünler elde etmektedir. Güneydoğu, Ermeni tasarıları,
Fener Patrikhanesi, Kıbrıs, Ege ve diğerleri bunlar arasında bulunuyor.
4) AB tarafı görüşmelerin devamı sayesinde iktisadi ve siyasi tek yanlı üstünlükleri elde ederken
"tam üyelik konusunda hiçbir yükümlülük altına girmemektedir".
Türkiye'nin tam üye yapılması konusunda hem güvence yok hem de
verdikleri bir karar bulunmuyor. Buna karşılık imzalanan üç belgede (6
Mart 1995, 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005) "görüşmelerin Türkiye'yi üyeliğe götürmeyeceği; aksine, üyelik dışı özel statüye götüreceği"
maddeler halinde yazılmıştır. Bunların neler olduğunu bu köşede defalarca yazdım.
Tartışılan şey yanlış...
Bugün medyada ve kamuoyunda ilerleme raporu yanlış bir zeminde tartışılıyor. Sanki Romanya'nın ve Bulgaristan'ın durumundaki
"normal bir aday ülke varmış";
aradaki görüş farklılıklarının giderilmesi için bir orta yol bulunmasına çalışılıyormuş gibi bir hava,
"özellikle yaratılmaktadır".
- Brüksel'i arkalarına alarak,
"Türkiye içindeki yapılanmalarını"
yürütmek isteyenlerin doğal olarak görüşmelerin sürmesine şiddetle ihtiyaçları vardır. Başdanışman Dr.
Yalçın Akdoğan
'ın açıkça ifade ettiği gibi,
"Avrupa'nın talepleri ile kendilerinin talebi"
200 yıldır ilk defa bu kadar örtüşmektedir.
- Bölücü çevreler, aynen Kuzey Irak'ta olduğu gibi, Türkiye'de de
Batı'ya (ve AB'ye) gereksinim duyuyorlar. AB görüşmeleri sürecinde
bekleme odasında iğfal edilen Türkiye, onlar için en uygun koşulları
sağlamış oluyor.
-
Turgut Özal
'la başlatılan sermaye-siyaset bağlarının geliştirilmesi ve siyasete tekellerin egemen olması için
"Türkiye'nin AB boyunduruğunda tutulması gerekmektedir".
Bu üç çevre ve medyadaki sözcüleri, Türkiye-AB ilişkilerindeki mevcut
sürecin aksamasından fena halde korkuyorlar. Tren kazası demek, bu üç
çevrenin de hesaplarının bozulması demektir.
AB ve içimizdeki ortakları ellerinden gelen her şeyi yaparak
görüşmeler sürecinin yürümesini istiyorlar. Türkiye sanki tam üye
yapılıyormuş gibi halkı kandırıyorlar. Halk bütün sansüre ve
karartmalara karşın gerçeği görmeye başladı.
"AB bizi kandırıyor"
diyenler yüzde yetmişi buldu.
"İlerleme raporu trafik kazasına uğramasın"
diyenler,
"kendi sivil ve sessiz darbelerinin"
kazaya uğramasından korkuyorlar, bütün mesele bu sevgili okurlar...
Hiçbir tren kazası olmayacak. Her yıl yapıldığı gibi sahnede birkaç
hafta Hacivat-Karagöz oynatılacak; son gün içinde bir çözüm bulunacak.
Nedeni çok açık; Ankara'dakiler ve Brüksel aynı hedefe yönelmişler.
"Ben sana mecburum..."
diyorlar...
|