Kimine hay hay, kimine vay vay / Aslan Baser KAFAOGLU
Tarih: 02-03-2010 16:24


Yazıma emek sever, işçi dostu okuyucularıma "Baş Sağlığı" dileyerek başlayacağım. Yine bir grizu patlaması sonucu Balıkesir'in Dursunbey ilçesinde, sayısı bir yazıma göre 13 ve bir diğer habere göre 17 olan işçi arkadaşlarımızı yitirdik. Okuyucularım bilirler; ben 1965’ten bu yana maden ocaklarındaki bu feci oluşlara “iş kazası” değil “iş cinayeti” adını veririm. 1965’te birbirine yakın iki günde biri kamuya diğeri özel sektöre ait ocaklarda toplam 75 işçi kardeşimizi yitirmiştik. O günün Çalışma Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, bu ölümleri "Amelenin" hatalarına yüklemişti (Amele diye işçiyi adlandırıyordu). O günler maden ocaklarında olanlara merak sarmış ve buralardaki ölümlerin “Kaza” değil “Cinayet” olduğunu anlamıştım. O günden bu güne “Kaza” deyimini kullanmam, “Cinayet” demeyi yeğlerim. Bu işyerleri, maden ocakları, adeta insan (işçi) mezbahasıdır. Bundan önceki ay Bursa'nın Mustafa Kemal Paşa ilçesinde, yine 13 işçinin yitiminin üzerinden bir ay bile geçmemişti. Bu Odaköy'deki ocakta Cumhuriyet gazetesinin incelemelerine göre her yıl bu cinayetler oluyormuş. 2006, 2007, 2008 ve 2009 yıllarında vaki olan cinayetler tek tek kaydolunmuş gazetede. Maden ocaklarındaki bu cinayetlerde Kurtuluş Savaşı’nda verdiğimiz şehit sayısının iki katı işçi öldü.

YÜKSELEN KREDİ NOTU

İnsanlarımız ne yazık ki kömür maden ocaklarında ölüm olasılığının çok olası bulunduğunu bile bile oralarda çalışmaya istekli olurlar. Çünkü yaşayabilmek ve aile bireylerini yaşatmak için çalışmak gerek. İş olanağı ise kıt mı kıt. Bugün yaşama atılma durumunda olan her dört gençten biri işsiz. Türkiye'nin TÜİK usulü hesaplanan milli gelirinde çok yüksek çizgiler çizilirken bile Türkiye sağlam bir istihdam artışı ortamına girmemiş, girememiştir. AKP’nin ekonomi politikasıyla çok övündüğü 2001–2008 döneminde 28 tane çeyrek yüzyıl var. Bu çeyrek yıllarda TÜİK hesaplamalarına göre çok yüksek Milli Gelir artışları yaşanmıştır. (Bazılarında bu artış yüzde 10 civarındadır ya da bunu da aşmıştır) Ancak işsizlik azalışı sadece 12 çeyrek yüzyıldadır. 15 çeyrek yüzyılda işsizlik artmış ve üç tanesinde aynı düzeyde kalmıştır. Hem de bu tespitler TÜİK'in (Türkiye İstatistik Kurumu'nun) hileli hesaplarına göre... Bu durumda işçi adayı olanlar iş ararken iyi kötü seçme durumları yok. Adeta yaşamlarının tehlikede olduğunu bile bile en tehlikeli yerlerde çalışmaya da razı oluyorlar. Peki nasıl oluyor da Standard & Poor gibi kurumlar ekonomimizin notunu artırıyorlar? Çünkü bu gibi kuruluşlar gayelerine uygun biçimde işleyen ekonomileri çok severler, onlara iltimas geçerler. Kuruluş gayeleri ise finans araçlarının halkı kandırarak ekonomideki payını artırmasıdır. Son zamanlarda işçi, emekçi gelirleri yerinde sayar ya da düpedüz gerilerken ve işsizlik yerinde sayar ya da gerilerken bu finans araçlarının değerleri yükselmektedir.

BOŞ KONUTLARLA MİLLİ GELİRDE HAYALİ ARTIŞ

Türk ekonomisinin ne kadar kötü yönetildiğini anlamak için sadece İstanbul sokaklarında gezerken bina pencerelerini süsleyen KİRALIK levhalarına bakınız. Gazete başlıklarında "Kiracılar Kıymete Bindi" başlıklarını okuyunuz. Böyle olmuştur, çünkü başta TOKİ olmak üzere, satılıp satılmayacağını hiç hesaba katmadan konut yapılmıştır. Hiç olmayacak bir şey olmuş konutta üretim, ihtiyacı aşmıştır. Sadece İstanbul'da iskânı almış 400 bin konutun var olduğu gazetelerde yer alıyor. Bu bomboş konutlar milli gelirdeki TÜİK yöntemlerince milli geliri artırmış görünüyor.

“2009’DA SANAYİDE 314 BİN İSTİHDAM KAYBI”

Kapitalist ekonomide yapılan Milli Gelir Hesapları, gelir bölüşümlerini ve ekonomik üretim yapısının sağlamlığını göstermez. Hattâ piyasada, borsada spekülasyon için, hisse senedi ve tahvilleri pahalı satabilmek için usta muhasebe kurumları şirket bilânçolarını gereğinden fazla şişirirler. Bu nedenle borsacıların, bankaların egemen olduğu ülkelerde ekonomiler dalgalanır, birkaç senede bir bunalıma girer. Çin, Hindistan gibi kamunun ekonomide ağırlığı oluşturduğu ülkelerin son yıllarda batılı ekonomilere üstünlüğü buradan geliyor.
Türkiye'de 2009 yılında ekonomi yüzde 6 (en az) küçülmüşken acaba emekçilerin, yani işsiz kalmamışların gelirleri nasıl bir seyir izlemiştir? Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Sönmez bu konuda şunları yazıyor:
"Enflasyon tek haneye düşse bile… 2009 yılında sanayide ücretlerin yüzde 7 gerilediğini ortaya koyuyor. Yaklaşık 4 milyon sanayi işçisinin reel gelirlerinin yüzde 7 daralmasında sanayide yaşanan daralma önemli bir rol oynadı, TÜİK verileri 2009’da 314 bin istihdam kaybı olduğuna işaret ediyor... İşçiler ya tenzilât -ya tensikat cenderesine sıkıştırıldılar. Sonuçta 2009 reel ücretleri 2008’e göre yüzde 7 düştü.
Sanayide görece yüksek ücret alan rafinaj, kimya, otomotiv, beyaz eşya, metalürji sektörlerinde iç ve dış talebin azalmasıyla düşen kârlılık, bu sektörlerde çalışan nitelikli emeğin de gelirlerini düşürdü. Örneğin 200 milyon TL’nin üstünde zarar gösteren Ereğli Demir Çelik'te işçilerin nominal ücretle üçte bir oranında azaltıldı. İnşaat kesiminde ise TÜİK rakamlama göre ücretler yüzde 6,3 oranında düştü...”

BOYNER’İN “ESNEK ÇALIŞMA SİSTEMİ”

Kuşkusuz liberal ekonomi politikalarının çöküşü ile ulusal ve halkçı, emekçi seslerin dinleyicilerinin sayısı artmıştır. Yakın zamana kadar emeğe dönük politika önerilerinde suskun bulunan Baykal’ı yeni bir ekonomi programına döndüren kuşkusuz bu gelişmedir. Ancak değirmenlerin hep aynı yönde döneceğini sanıp çıkış yolunun yine emeğin daha fazla ve daha kolay sömürülmesi olduğunu sananlar hâlâ eksik değildir. Emeği daha kolay sömürme yolunda atılacak bir adım, TÜSİAD sözcüsü Ümit Boyner tarafından öne sürüldü. Boyner’e göre bunalımdan kurtulmak için tutulması gereken yol “Esnek Çalışma Sistemidir”. Sayın sözcünün ileri sürdüğü “Esnek Çalışma Sistemi” önerisi yeni değildir. Bu öneriyi öne sürenlere göre, bir ülkede eğer işsizlik varsa bunun ilk nedeni, işçileri korumak için çıkartılmış ve uygulanan katı çalışma hukuku kurallarıyla onun uygulanmasında ısrarlı olan klasik sendikacılardır. Bu kurallar gevşetilmeli ya da tamamen kaldırılmalıdır. İşverenler istediği insanı istediği biçimde çalıştırmalıdır. “İstediği gibi” deyişini, “istediği saat süresince ve istediği gün sayısı, istediği ücretle” diye de açımlayabiliriz: Bir süre çalıştırdığı işçiyi işveren, eğer isterse, istediği zaman işten çıkarabilmeli, yerine başka birini alabilmelidir. Asgari ücret kavramı olmamalı, işveren elbet işçi razı olduğu takdirde işçiye istediği ücreti verebilmelidir.
“Esnek Çalışma Sistemi” kısaca, işçiyi en kolay biçimde sömürmeye elverişli olan bir sistemdir. TÜSİAD temsilcisi bunalımdan çıkmayı işçiyi daha kolay sömüren bir sistemde bulmaktadır.
Böyle bir sistemi bugün Türkiye’de kurma olanağı olmadığını Boyner, Tekel Direnişi’nden sonra bile anlamamıştır. Kaldı ki hiçbir ülke emeği daha fazla sömürerek krizden kurtulamaz.

 


Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku
Yagmur tarafından yazıldı