Dünya ekonomisinin en büyük krizinden geçtiğimizi herkes söylemeye başladı. Bu, hiç öyle hayra alamet değil. Demek ki, sistemin temellerinden sarsıldığını görüp söyleyebilmek için artık solcu ve iktisatçı olmak da gerekmiyor. Her şey o kadar açık. Ama dünyanın önde gelen iktisatçıları, ki aralarında kuşkusuz Prof. Dr. Korkut Boratav da var, Prof. Dr. Samir Amin de, ağır bir yıkımın eşiğinde olduğumuzu yıllardır yazıyorlar. Emekliliklerine rağmen hâlâ büyük bir verimlilikle çalışmalarını sürdüren bu iki “yurttaş iktisatçı”, bugünlerde, insanlığın bir varoluş sorunu yaşadığını da vurgulama ihtiyacı hissediyor.
Kriz, gizlenecek boyutları çok geride bıraktığı için, endişe de sınırlar ötesi bir ısrarla yayılıyor. Berlin’de aralık ayı başında “Özgür Düşünce için İbni Rüşd Ödülü”nü alan ve buradaki törende bir konuşma yapan Samir Amin, 1971’den itibaren açığa çıkan büyük krizin 2010 yılı eşiğinde kapitalizmi bir toplam olarak yıkıma sürüklediğine dikkat çekti. “Geç kapitalizm”, ki bu kavram Amin’e göre emperyalizmden ayrılamaz, gelinen noktada, sermaye birikimini artan oranda yıkıcı bir şiddet kullanarak gerçekleştirebilmektedir ve gelinen aşamada, tersi mümkün değildir. ABD, Avrupa ve Japonya’yı bir üçlü olarak “kolektif emperyalizm” başlığı altında irdeleyen Samir Amin, kapitalizmin asıl felaketinin finans piyasalarının bağımsızlaşması ve bir kanser hücresi gibi büyümesinden kaynaklandığını savunmaktadır. Amin’in bu konuda artık hiç yalnız bırakılmadığı biliniyor. Krizin bir cilvesi: Finansal piyasalar, dolar başta olmak üzere de döviz piyasaları, dünya para sistemi, insan aklının sınırlarını zorlayacak kadar şişmiştir ve bu irrasyonel şişkinliği, basit bir köpük olarak değerlendirmek hiç mümkün değildir. Diğer bütün vurguları bir yana, Amin’in son dönemde ısrarla öne çıkardığı mesele, bu kanserojen büyümenin insanlığın varoluş koşullarını bile tehlikeye attığıdır. Amin, satır aralarında değil açıkça bir başka şey daha söylemektedir: Dünya korkunç bir savaşa sürükleniyor. Dizginlenemez şişkinlik, dengesiz büyüme, zengin merkezlerdeki yönetici katmanlarla onların yoksul ülkelerdeki “acentaları” veya “bağımlı seçkinleri” arasında yoğun bir çatışma tetikliyor. Amin’in kategorileriyle düşünürsek, zengin Kuzey ile yoksul Güney arasındaki nihai bir hesaplaşmaya doğru doludizgin sürükleniyoruz. Gerçekten de, Almanya’nın merkezinde durduğu ve Fransa ile birlikte ana eksenini oluşturduğu yaşlı kıtada, bu kıtaya göbeğinden bağlı Türkiye’yi de gözlemlerimize dahil ederek baktığımızda, herkesi acı sürprizlerin beklediğini, söyleyebiliyoruz. Finansal ve parasal şişkinlik, insanlık tarihinde eşine rastlanamaz boyutlar aldığı ve reel ekonomiden tamamen koptuğu için, sorunun giderilmesi eşsiz bir patlama sonrasında gündeme gelebilir. Ama o patlama, insanlığın mahvıyla da sonuçlanabilir. Korku burada. Acaba abartılıyor mu? Ayrıntılardaki farkları bir süre için göz ardı ederek, Boratav okulundan sayabileceğimiz Amin’i, tabii Boratav’ı da Amin okulundan kabul edebiliriz, tedirgin eden bu olmalı. İhtiyar delikanlı, “Die Überwindung des Kapitalismus” (Kapitalizmi Aşmak) başlığı altında yayımlanan Berlin’deki konuşmasında bazı paralelliklere dikkat çekme ihtiyacı duydu. Gerçekten de 1970’lerde sık sık “30 yıl savaşlarından geçtiğimizi” yazan Amin ve arkadaşlarının, Giovanni Arrighi, Immanuel Wallerstein, Andre Gunder Frank vs, hep sistemin sonluluğuna dikkat çektiklerini, ayrıntıya inildikçe bazı açıklama farklarına yakalandıklarını biliyoruz. Ama hepsinde, üç aşağı beş yukarı, artık bir finalin içinde yürüdüğümüz duygusu egemendir. Onu da biliyoruz. Bu yorulmak bilmez araştırmacılara göre, bir realite halini almaya başlayan acı nokta, şudur: Eğer böyle giderse, insanlık bu korkunç yıkımın çekiminden kurtulamayacak ve muhtemelen insan soyu yeryüzünden silinecektir. Akıl dışı çekimlerin sonucu... Samir Amin, Almanya’nın sol gazetelerinden Neues Deutschland’da 16 Aralık 2009’da yayımlanan açıklamalarında, bazı şeylerin altını bu nedenle çizme ihtiyacı duymuş olmalı: “70’li yıllarda başlayan oligopolcü yoğunlaşmanın ikinci dalgası, üçlünün (ABD, Avrupa ve Japonya) ‘kolektif emperyalizmi’ dediğim bir sistemin çerçevesi içinde oluştu. Sayıları 500 ile 5000 arasında değişen bir avuç çokuluslu şirket, geçen zaman içinde tüm ekonomik ve siyasal gelişmeleri denetimi altına almıştır. Bu, nitelik olarak yeni bir durumdur. Tekeller ve oligopoller 19’uncu yüzyıldan beri vardır, ancak bugünkü gibi bir güç bolluğuna hiç sahip olmamışlardı.” Samir Amin’e göre, piyasalara egemen az sayıdaki şirketle tanımlanabilecek oligopollerin oluşturduğu yeni dönem kapitalizminde, bu oligopoller, “piyasalar hiyerarşisinde finans piyasasını en üste çıkardı; bugün ticareti, işgücü ve diğer piyasaları belirleyen işte bu finans piyasasıdır.” Korkutucu bir kopuş, akıl dışılığın tüm ölümcül sonuçlarıyla insanlığın üzerine yıkılması, böyle bir sürecin ürünüdür. Kriz bulaşıcıdır Böyle bir ortamda kriz uyarıları sadece sistem karşıtı aydınlarda değil, sistemle bir sorunu olmayan uzmanlara da bulaşmış görünüyor. Örneğin Almanya’nın önde gelen iktisatçıları 2010’un nasıl bir konjonktür müjdelediğini “karışık duygularla” açıklamaya çalıştılar: Finans piyasalarıyla reel ekonominin birbirinden kopması, şirketleri vuruyor. Dünyayı paraya boğan yeni merkez bankası politikalarına rağmen, yatırım için kredi bulunamıyor. Bankalar, likiditeyi tekrar finans piyasalarına yatırıyor veya elinde garanti olarak tutuyor. Alman Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği (DIHK) Başkanı Hans Heinrich Driftmann yeni kurulan şirketlerin yoğun bir finansman sıkıntısı içinde olduklarını vurguluyor her fırsatta: “Alarm zilleri çalmaya hazırlandıklarını” söylüyor. Almanya’da finansal bir krizin patlayacağını somut vurgularla işleyen ve daha 2006 yılında ABD’deki emlak krizini “haber veren”, kitabı da krizle birlikte bir anda çok satanlar listesine giren Prof. Dr. Max Otte, finansal sistemin 2010’da yeni tehditlerle karşı karşıya olduğunu savunuyor. Otte’ye göre, finans sisteminde yeni çerçeve düzenlemeleri ya hiç yapılmadı ya da yapılanlar çok yetersiz kaldı. Neoliberal politikalara yakın ünlü bir kurumdan, Münih’teki Ifo Institut’tan gelen açıklamalarda, konjonktürdeki büyük gerilemeden yavaş yavaş kurtulunduğu ileri sürülüyor, ama reel ekonominin likidite sorunlarıyla geriye itilmesinin mümkün olduğu da hatırlatılıyor. Ifo Institut Başkanı Prof. Dr. Hans-Werner Sinn, ki tam bir neoliberal peygamberdi, o bile resesyonun geri dönmeyeceği beklentisi içinde olduklarını söylerken, ABD’de devletin altından kalkamayacağı yüklerin altına girdiği, bunun çok olumsuz etkileri olacağı uyarısında bulunuyor. Keynes politikalarına yakınlığıyla bilinen bir kurum, Makro Ekonomi ve Konjonktür Araştırmaları Enstitüsü (IMK) Genel Müdürü Gustav Horn ise açıkça “finans piyasaları çok daha kırılgan hale geldi” diyor ve krizin gündemdeki yerini koruduğuna inanıyor. Bu açıklamalar, yüzlerce... Uçsuz bucaksız sanal ekonomi Dünyanın en büyük sektör sendikası IG Metall, yaptığı son açıklamalarda sadece kendi işkolunda, elektronik ve metal sanayisinde, reel ekonominin göbeğinde, yeni yılda 750 bin işçinin işini kaybedeceği tahmininde bulunmuştu. Sadece sendikalar değil, Avrupa’nın kasası, Avrupa Merkez Bankası da durumun nezaketini “ortamı germeden” rakamlara dökmeye çalışıyor. Bankanın yılda iki kez yayımladığı “Finansal İstikrar Raporu”nun son sayısında, değersiz kağıtlar ve geri dönmeyecek krediler toplamının sadece avro ülkelerinde 553 milyar avro civarında olduğu itiraf ediliyor. Ama bu rakamların da gerçeği yansıtmakta yetersiz kaldığı her yeni açıklamada bir kez daha ortaya çıkıyor. Frankfurt Borsası çevresindeki uluslararası mali uzmanlar ve bankacılar arasında, 2010’un yeni bir krize sahne olacağına inananlar, ezici bir çoğunluk oluşturuyor. Ama bunu bağırarak ilan etmiyorlar. Uluslararası finansal işlem hacminin reel üretimden koptuğu konusunda artık kimsenin kuşkusu yok. 1970’lerde yabancı yatırımların ve döviz işlemlerinin uluslararası finansal tutarı gerçek mallarla yapılan ticaretin iki katıydı. Bugün sadece döviz spekülasyonlarının tutarı “gerçek mal ticaretinin” 20 katı. Ortada trilyonlarca dolar ve avro tutarında döviz veya “kağıt” dolaşıyor. Bu “sanal” değerlerin somut, birebir karşılığı yok. Reel ekonomiden tamamen “kurtulunmuş” durumda. Dünya ticaretinin finansal sektörün bu düzeyde eline bakar hale gelmesi, büyük bir gerginlik konusu ve başlı başına bir kriz habercisi. Dünya sistemindeki altüst oluşun kaçınılmazlığı, krizin derinleşeceğine kesin gözüyle bakanların sayısı böylesine geniş bir paydada artıyorsa, sonuçların sevimsizliği, hatta korkunçluğu da paylaşılıyor demektir. Avrupa, bu krizin temel muharebe alanlarından biri. Yükü ABD’nin sırtına atarak “yırtacağını” düşünen Avrupalı yok değil, ama bu beklentilerin gerçekçi bir yanı bulunmuyor. Yunanistan, Macaristan, İrlanda, Romanya, Bulgaristan, hatta İspanya... Art arda iflas eden ülkeler, yaşlı kıtayı çok zor bir yıl beklediğine sadece birer küçük örnek. Bu zor yılda bu dilin sahipleri, yani Avrupa’da 5 milyonu aşkın Türkçe konuşan göçmen ve Türkiye’deki 75 milyon insan ise en kırılgan kesimi oluşturuyor. 2010, bir kriz yılı olarak, Avrupa’yı fena silkeleyeceğe benziyor. Yenigün |