2009 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Herta Müller, 10 Aralık 2009’da Stockholm’de ödülünü aldı ve yazınsal kimliğiyle ilgili bir de konuşma yaptı. Herta Müller gibi Romanya’da doğup büyüyen ve çalışmalarını uzun yıllardır Frankfurt’ta sürdüren yazar-yayıncı Beatrix Caner, Nobel’in geldiği nokta ve Müller’in edebi anlamıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.
YGA - Sizce bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü’nün Herta Müller gibi “vasat” olduğu iddia edilen bir yazara verilmesi, nasıl bir anlam taşıyor? BEATRİX CANER- Haberlere bakacak olursak, Alman okurların çoğu Herta Müller’in adını daha önce hiç duymamıştı ya da tek bir kitabını okumamıştı. Tabii, bu Herta Müller’in kitaplarının veya yazınsal kalitesinin göstergesi olmayabilir. Bu durum Müller’in hiç olmazsa bir “piyasa” yazarı olmadığını gösterebilirdi. Ancak bundan emin olamayız, çünkü Herta Müller 1984’te Federal Almanya’ya geldiğinden beri hem kendisi hem o zamanki eşi, yazar Richard Wagner, Alman politikacıları tarafından son derece olumlu karşılanmış ve inanılmaz derecede destek görmüştü. Herta Müller ve eşi, Almanya’da her yazarın hayal ettiği bir tanıtım mekanizmasına dahil edilmişti: İki yazarın da kitapları film olarak Alman Birinci Kanalı ARD’de gösterildi, Herta Müller’le devlet televizyonlarında sık sık söyleşiler yapıldı, gazete ve dergilerde hakkında yazılar yayımlandı. Kısacası, geniş çaplı bir “PR” kampanyası ile her iki yazar tanıtıldı, en azından tanıtılmaya çalışıldı. O dönemde Almanya’da hepsi kamuya ait sadece üç televizyon kanalı olduğunu da göz önünde tutarsak, bu kampanyanın son derece etkili olduğunu eklemeye gerek kalmayacaktır. Eğer bugün buna rağmen okurlar Herta Müller’i tanımıyorsa ve kitapları okunmuyorsa, o zaman bu noktada sorgulanması gereken birçok olgu söz konusu. Elbette okurlar her zaman en iyi yazarların kitaplarını okumayabilir, tersine, en basit kitaplar en çok satabilir. Ama bu, “tersi otomatikman doğrudur” anlamına gelmez, yani “satmayan kitaplar kalitelidir” denemez. Herta Müller romanlarında çoğunlukla Çavuşesku rejimini yazdı, eleştirdi. Nitekim son romanı da (Atemschaukel) komünist sistemin genel bir eleştirisidir. Şiirleri ise daha çok Alman dilinin medya tarafından kullanılışını sorgular. Aslında buna sorgular da pek denemez. “Collagen” adlı şiir kitabı günlük ve haftalık gazete ve dergilerden kesilmiş sözlerden yapılmış bir kolaj. Bu şiirler görünüşleri ile şantaj mektuplarını andırıyor. Ama eklemek istediğim bir şey daha var: Herta Müller ünlü Türkolog ve İslambilimci, değerli Annemarie Schimmel ile ilgili olumsuz değerlendirmeler sırasında adını duyuranlardan biridir. Hatırlanacağı gibi, Annemarie Schimmel Alman Yayıncılar Birliği’nin yılda bir kez verdiği “Barış Ödülü”nü 1995 yılında almıştı. İki sene sonra aynı ödül Yaşar Kemal’e verilmişti, 2005’te ise Orhan Pamuk’a. İşte Annemarie Schimmel o yıl eşi görülmemiş bir saldırıya uğramıştı; en keskin dille saldıranlar arasında Herta Müller de vardı, hem de benim, “ırkçı” olarak değerlendirebileceğim bir içerikle. Herta Müller’in yazısında Annemarie Schimmel, Türkler ve İslam’la ilgili tek bir doğru şey bulmak mümkün olmadığı gibi, bu yazıya “objektif” demek de olası değildir. YGA - Herta Müller’in “vasatlığına” yine de itirazınız var galiba... CANER - Evet, bir yayıncıyım ben ve bir yazarın eserlerine vasat demem kolay değil. Fakat benim daha çok Nobel Edebiyat Ödülü ile ilgili olarak dikkatimi çeken başka bir şey var: Birkaç yıl önce Macar yazar Kertész bu ödülü aldığı zaman, onun Alman faşizminin hiç de o kadar kötü olmadığını, istendiği zaman o sistemin de pekala yaşanabilir bir sistem olduğunu savunması hoşgörülmüştü. Öne çıkarılan tema buydu. Herta Müller’in eserlerinde ise komünizm insanlık dışı bir sistem olarak gösterilmektedir. O zaman, Nobel alan yazarların eserlerine bu açıdan bakılırsa, kısa yoldan şu kanıya varmak mümkündür: Batı’daki sistemler en kötü halleri ile bile üstündür, Doğu sistemleri ise –komünizm dahil– insanlık dışı, ilkel ve acımasızdır, hatta sadece yıkıcıdır. Tabii, bu mantıkla giderseniz, buna Atatürk’ü de dahil etmeniz gerekir!.. YGA - Nobel’in verilmesinde politik bir yan yok mu? CANER - Gerçekten de ödül alan kitapların özü de edebilikten çok politiktir. En azından son beş-altı yılda Nobel Ödülü alan yazarların edebi değil de, daha çok politik açıdan değerlendirildiğini düşünmemek çok zor. Enteresan birçok başka bağlantı da mümkün: Ödül alan yazarların geldiği ülke bir-iki sene içinde Frankfurt Kitap Fuarı’nda konuk ülke olarak yer aldı. Bunu tesadüf saymak biraz naif olabilir. Sonuçta bu fuar esnasında söz konusu ülkeler her şeyden önce “demokratik olmayan” sistemleri nedeniyle ciddi bir eleştiriye uğradı. Edebiyat açısından bakılırsa, fuarın konuk ülkesi olarak ne Hindistan, ne Türkiye, ne de Çin edebi ilgi toplayabildi. Başka bir deyişle, bu edebiyatların hiçbiri entelektüel bir tartışmaya, bir değiş tokuşa yol açmadı. Konuk ülke yazarlarıyla Alman yazarları arasında edebi bir diyalog başlamadı, ancak tek tük politik ağırlıklı konuşmalar oldu. Tabii bir de arkası gelmeyecek, kısa vadeli bir medya canlılığı yaşandı. Burada organizasyon bozukluklarının çok ötesinde, çok daha derin mekanizmalar işlemektedir. YGA - Siz hem Romanya’yı hem de Almanya ve Alman edebiyatını iyi bilen bir Türk edebiyatı uzmanı, üstelik de Türkolog’sunuz. Herta Müller’in yaptığı edebiyat sizce nerede? Yani, Müller’in “yazısı”, Romanya’dan nasıl bir el alabiliyor ve Alman edebiyatının neresinde? Kısaca: Nasıl bir edebiyat bu Herta Müller’in edebiyatı? CANER - Objektif bakarsanız, Herta Müller’in edebiyatı Almanya’da henüz belli bir yer edinmiş değildir. Nobel Edebiyat Ödülü çoğu Alman eleştirmen ve medya mensubu için tam bir sürpriz oldu. Ancak burada yine Herta Müller’i savunmak durumundayım, çünkü edebiyatçı olarak belli bir yere yerleştirilememesi onun suçu değil. Bu, tamamen piyasaya dönük medya dünyasının bilgi ve ilgisizliği ile ilgilidir. Ancak örneğin üniversiteler içinde de Herta Müller ile ilgili ciddi bir çalışma henüz yapılmadı. Bu, örneğin Jelinek için geçerli değil, halbuki o çok iyi tanındığına rağmen pek fazla sevilmeyen bir yazardır; üstelik o da eserlerinde totaliter sistemleri eleştirir. Herta Müller’in kitaplarını olumlu değerlendiren herkes onu bizzat tanıyan, hatta ona çok yakın sayılan kişilerdir. Ama sonuçta bu da hiçbir şeyi ifade etmez. Müller belki de çekingen, duyarlı ve şair olarak yeterince anlaşılamamış bir edebiyatçıdır; böyle düşünmek de mümkündür. Bence onun Alman edebiyatındaki yeri, olumlu veya olumsuz önümüzdeki birkaç yılda belli olacak. Romanya ile ilgili tespitleri çoğunlukla doğrudur. Ne de olsa o Romanya’da da yazar olarak başarılı idi. Ancak bence dar çerçeveli yerelden geniş çaplı genele, hele insanlığı esas ilgilendiren evrensele henüz ulaşamamış bir yazardır. YGA – Tekrar etme pahasına soralım: Herta Müller’in açık antikomünizminin yer yer hastalıklı bir nefrete dönüştüğü gözleniyor. Bu nefret ile –Müller’in– yazınsal etkinliği arasında acaba nasıl bir bağlantı kurulabilir? Kurabilir miyiz? Bir histeri düzeyindeki bu düşmanlık olmasaydı, dünyanın en büyük edebiyat ödülüne layık görülmesi mümkün olur muydu? CANER - Sanırım bu soruya en azından kısmen, biraz önce yanıt verdim. Dediğim gibi, esas soru, ödül kurulunun amacıdır. Eğer bu ödül dünyanın başka kuruluşları ile hiçbir bağlantı içinde değilse, o zaman birçok basit değerlendirmeye kaçabilirdik... Örneğin daha iyi yazar şu an yok mudur dünyada? Alman bir yazara on yıl içinde üçüncü kez ödül verildi, acaba arkasında ne var? Buna benzer birçok anlamsız veya oyalayıcı soru sorabilirdik. Ama eğer bu ödülü global ve politik bir çerçeve içine oturtacaksak – ki, ben bunu yapmak isterim -, o zaman yönlendirici bir anlamı olduğu düşünülebilir. Çünkü kısa yoldan Batı’nın üstünlüğü reklam edilmektedir. Rakip bir sistemin düşüncesi bile olanaksız gösterilmektedir. Tabii, son otuz yılda her yolda bu türlü propaganda ile karşılaşırız ve çoğu insan buna karşı da koymaz, koyamaz, çünkü bu manipülasyona paralel eğitim düzeyi o derece alçaltıldı ki, özgür düşünebilen insanların sayısı gittikçe gerilemektedir. Ayrıca edebiyatın ne olduğu üzerine zaten artık hiç tartışılmıyor. Yani örneğin bir hikaye anlatmak edebiyat mıdır, değil midir? Bir hikaye aynı zamanda öykü müdür? Yoksa öykü hikaye (değil) midir? Yazar edebi açıdan bir yenilik getirmek zorunda mıdır, değil midir? Bunlar sadece üstünkörü birkaç soru, ama bugün bunlar bile konuşulmuyor. Hele Nobel Ödülü ile bağlantılı olarak son yıllarda ben edebi herhangi bir değerlendirme yapılıdığını hatırlamıyorum; sadece toplumsal ya da politik değerlendirmeler yapıldı. Eğer dünyanın gidişatı son yıllarda bu kadar açık olmasaydı, “küçük burjuva zihniyeti dünyaya iyice hakim oldu derdik, o kadar. Ama aynı küçük burjuva zihniyeti dünyaya sadece son yirmi yılda iki Irak savaşının yanı sıra ciddi bir politik toprak kayması ve inanılmaz bir sefalet de getirdi. Nedensellik açısından bakılırsa, o zaman önemli bir sonuç elde ederiz: Dünyanın bugünkü durumunun sorumlusu Batı’dır. Bu geniş çaplı konunun içinde tartışılabilecek tek bir nokta göremiyorum. “İdeolojilerin zamanı geçmiştir” deniyor, ama ideolojik bakmadığınız zaman da, sadece içinden çıkılmaz bir kaos görebiliyorsunuz. Aynı olayları ideolojik çerçeveye yerleştirdiğiniz an, her şey aydınlanıyor, belli oluyor, bütün taşlar yerlerini buluyor. Yani son soruya yanıtım: Tabii ki hayır! Yeni gün |