Bugün, ırkçılık kavramının dünyanın değişik ülkelerinde farklı biçimlerde ortaya çıkarak yeni baskı unsurlarının sürekli eklenmesiyle birlikte, beraberinde yeni stratejiler benimsemeyi ve yeni yorumlar yapmayı getirmektedir. Bundan dolayıdır ki, günümüzde ırkçılık sözcüğünün tanımı üzerine çeşitli yorumlar yapılması gayet doğaldır. Kısa olarak, ırkçılık “barbarlık” ve başkalarının kendisinden farklılıklarını kabul ederek “birlikte yaşamaya” saygı duymamak ve bunu reddetmek demektir. ïrkçılığın tanımı ile ilgili olarak “Encyclopedia Universalis”te belirtilen, UNESCO’nunda bu konuda ileri sürdüğü görüşü tamamlayan ve ona kaynaklık eden tanıma göre: “ïrkçılık, saldırıyı haklı göstermek niyetiyle, saldırğanın yararına ve kurbanlarının zararına, var olan ya da var olduğu varsayılan biyolojik farkların, yaygın ve sürekli bir biçimde sömürülmesidir”.
UNESCO, ırkçılık, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı konularına eğitsel ve kültürel temelde ele alan en önemli uluslararası kuruluşlardan biridir. 1978 yılında, UNESCO Genel Kurulu’nun 20. oturumunda, ırkçılıkla ilgili olarak “ïrk ve ïrksal Önyargı Bildirgesi” kabul edildi. Son derece önemli bir belge niteliği taşıyan bu Bildirge’de ırkçılığın tanımı şöyle yapılmaktadır: “ïrksal ya da etnik grupların doğası gereği üstün ya da aşağı olduğunu öne süren ve böylece kimilerinin, aşağı oldukları varsayılan gruplara egemen olma ya da onları dışlama yetkisi taşıdığını ileri süren, yani değer yarğılarını ırk ayrılıklarına dayandıran her kuram, ırkçılıktır”. Ayrıca, Bildirge’de ırkçılıkla ilgili olarak “ïrkçılık, ırk eşitsizliğine yol açan ırkçı ideolojileri, önyargılı tutumları ayrım gözetici davranışı, yapısal düzenlemeleri ve kurumlaşmış uygulamaları kapsadığı kadar, gruplar arasında ayrım gözetici ilişkilerin ahlaksal ve bilimsel yönden savunnulabilir olduğu yolundaki asılsız anlayışı da kapsar” denilmektedir. Geçmiş yıllada olduğu gibi bugünde emperyalist ülkeler, dünyanın pekçok az gelişmiş ve gelişmekte olan ükelerini sistemli bir şekilde sömürme amacı güttüğü içindir ki, süreç içinde halklar ve uluslar arasında ırk ve renk ayrımı uygulamasınıda gündeme getirmektedir. Nitekim, ulusun birliğini üstün ırk anlayışıyla gerçekleştirmeyi hedefleyen Hitler faşizmi döneminde, ırkçılık çok tehlikeli bir boyuta yükselmiştir. Doğru değil midir? Dünyanın değişik ülkelerinde, yaklaşık 50 milyon insanın ölümüne, bir o kadarının sakat kalmasına neden olan ve ekonomik anlamda milyarlarca dolar zarara uğratan “ikinci dünya paylaşım savaşı” da, Hitler faşizminin “Germen” ırkının üstünlüğünü amaç edinmekten başka bir şey değildir. Bu nedenledir ki, başta yahudi ve çingene soykırımı olmak üzere devrimcileri, demokratları, marksistleri, komünistleri, sosyalistleri ve kendisinden olmayan tüm anti-faşist toplumsal güçlerin tamamen yok edilmesi ve öldürülmesi amaç edinmiştir. Burada asıl amaç, emperyalist ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürdükleri ülkelerin kendilerine bağılı olmalarının gayet doğal olduğu düşüncelerini onların beyinlerine iyice aşılamaktır. Insanlık aleminin en büyük düşmanı olan ırkçılık üzerine Fransız şair ve denemeci Michel Leiris, bu konuda şu sözleri gerçekten ilginçtir: “Çağdaş insan toplumları arasında değişik ölçülerde farklar bulunmasına karşın, bunun açıklaması, tüm insanlık için ortak bir atasal kökten farklılaşmalar yaratmış ırksal insan evriminde aranmamalıdır. Söz konusu farklar, kültürel farklılaşmaların ürünüdür ve biyolojin bir temel üzerinde açıklanamayacağı gibi, coğrafi çevrenin etkisiyle de açıklanamaz, hem de bu son etkenin görmezden gelinemeyecek kadar önemli olmasına karşı”. Avrupa’nın birçok ülkesinde çeşitli ülke ve kültürlerden gelmiş göçmen emekçilerin toplam sayısı, günümüzde 20 milyonu çoktan aşmıştır. Farklı kültür ve uluslardan gelmiş olan bu insanların, bulundukları ülkelerde barış içinde “birlikte” bir arada yaşamak zorunda kalması; doğal olarak “mozaik” bir toplumsal yapı oluşturmaktadır. Başta Almanya, Fransa olmak üzere Avrupa’nın bazı ülkelerinde, göçmen emekçi ve çocuklarına yönelik ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve ırkçı saldırıların nedenini araştırmak gereği duyulursa; bu ülkelerin içine düştükleri ekonomik ve siyasi krizle karşı karşıya kaldıkları gerçeği ortaya çıkmaktadır. Üstelik, Avrupa’nın bazı gelişmiş emperyalist ülkelerinde yaşanan işsizliğin ve ekonomik krizin nedeninin göçmen emekçilerden kaynaklandığına inananların sayısı, son yıllarda giderek bir hayli artmıştır. Böylece, bu ülkelerde kamuoyunun önemli bir kesiminde yabancı düşmanlığı filizlenmiş ve bütün toplumsal katmanlar arasında da hızla yayğınlaşmaya başlamış; göçmen emekçilere yönelik ırkçı ve faşist saldırılar alabildiğine artmıştır. Bu nedenle, bu ülkelerde ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını sloğan haline getirmiş siyasi partilerin varlığı söz konusudur. Yabancı düşmanlığını ve ırkçılığı temel politika olarak ele alan bu partiler, genel ve yerel seçimlerde sürekli olarak göçmen emekçileri birer “seçim malzemesi” olarak kullanmaktadır. Ayrıca, günümüzde ülkelerinde varolan ekonomik krizin ve işsizliğin en önemli sorumlusu olarak onları göstermektedir. Bu bağlamda, Almanya ve Belçika’da, özellikle Türkiye kökenli göçmenlere; Fransa’da, Magrep (Fas, Tunus, Cezayir) ve Afrika kökenli göçmenlere yönelik ırkçı, faşist nitelikli saldırılar her geçen gün giderek daha da artmaktadır. Almanya’da, Türkiye kökenli göçmenlere karşı aşırı sağcı Almanya Ulusal Demokratik Parti’nin (NPD) ve öteki ırkçı nazi taraftarlarının “Türkler Dışarı”, “Türkler öldürülmeli” ve “Türkler bu kahvelere giremez” gibi ırkçı sloganlarla; aynı şekilde Fransa’da, göçmenlere yönelik en ırkçı ve faşist bir politika izleyen Ulusalcı Cephe (FN) ve diğer faşist nitelikli partilerin göçmen emekçilere karşı açıktan, açığa yabancı düşmanlığı yapmaktadır. Bu ırkçı ve faşist saldırılar sonucunda, onlarca göçmen emekçinin yaşamını yitirdiğinin burada anımsatılmasında yarar vardır. Nitekim, bu ırkçı ve faşist partiler, göçmenlerin varlığını ve genel işsizliği koz olarak kullanıp yabancı düşmanlığı yaparak son yerel ve genel seçimlerde oy oranlarını önemli ölçüde yükseltmiştir. Kuşkusuz, Avrupa’nın bazı ülkelerinde göçmen emekçilere yönelik yabancı düşmanlığını, ırkçılık tehlikesini, ırkçı ve faşist saldırıları polisiye tedbirlerle kesin olarak önlemek olanaklı değildir. Bundan dolayıdır ki, sorunların temel kaynağına inmek, meydana geliş nedenlerini araştırmak, sorunları yaratan ortamı ve unsurları kesin olarak ortadan kaldırmak ve temelden çözmeye yönelik alternatif politikalar üretmek kaçınılmazdır. Bu durum karşısında, göçmen kökenli gençlerin faşist ve ırkçıların tahriklerine kapılmamaları, provokasyona ve oyuna gelmemeleri için, uyanık ve bilinçli hareket etmeleri bir gerçektir. Genç kuşaklar, başta oy kullanma, seçme ve seçilme hakları olmak üzere, azınlık hakları, eşit haklar mücadelerini ve her türlü eylemlerini demokratik zeminlerde sürdürmeleri; olanaklı olduğu ölçüde bulundukları toplumsal yapıdaki işçi, emekçi sendikal ve politik güçlerle birlikte mücadele vermeleri, onlarla işbirliği ve dayanışma içinde olmaları gerekir. Bu konuda, ailelere, devrimcilere, aydınlara, sosyalistlere, sivil toplumsal örgütlere ve konuya duyarlı toplumun her kesiminden insanlara önemli birer sorumluluk düşmektedir.
|