Avrupalılar, Roma, Hıristiyanlık Avrupa ve Avrupalı Olmayan Roma Geçmişte, İlk Çağda, Akdeniz kıyıları dışında Avrupa’da bir uygarlık bulunmuyordu. Yunan uygarlığı kendi batısına bakmaya bile gerek görmemişti; değerli ve önemli olan Doğuydu. Avrupa’yı etkileyen ilk uygarlık İÖ 8. yüzyıldan başlayarak Roma uygarlığı olmuştur. Roma devleti Avrupalıları barbar olarak nitelendiriyor, içine almayı doğru görmüyordu. “Barbarlar”, sıradan Roma vatandaşı olmak için fazla geri ve ilkeldiler. Üretime ve örgütlenmeye uygun olmayan özellikleriyle kabul edilemezdiler ve benimsenemiyorlardı. Roma’da ancak köle ve paralı asker[1] olarak bir işlev gördüler. “Avrupalılar” bir anlam taşımıyorlar, hatta kim oldukları ve nasıl oldukları konusunda merak bile uyandırmıyorlardı. İlk farkeden ve ayrımı yapan “Galya Fatihi” Julius Sezar’a (İÖ 100-44) kadar Romalılar, Keltlerle Cermenleri birbirlerinden ayırd edemezlerdi. Roma için Avrupa topraklarının fazla bir çekiciliği de yoktu. Köklü ve yaygın tarım geleneklerinin olmaması, doğal tarım bölgelerinin azlığı, Roma İmparatorluğunun Avrupa’da her yeri ele geçirmesini gerekli kılmıyordu. Ele geçirilen yerlerin güvenliği de ayrı bir sorundu. Önceleri hep Akdeniz çevresine yayılan Roma devleti, bugünkü Fransa’ya ve İspanya’nın kuzeyine yöneldiğinde (İÖ 2-1. yüzyıl), geniş alanları topraklarına katma konusunda çok da gönüllü değildi. Roma, İngiltere adasına da gitti, ancak, Anadolu, Ortadoğu ve Akdeniz bütününde kurduğu devlet örgütlenmesini bu alanlarda aynen uygulamadı. Vardığı teknik, kültürel ve siyasi düzeyi Avrupa’ya tam olarak taşımadı, farklı ve gevşek örgütlenmelerle yetindi. Avrupa’yı adeta ucundan tuttu. Ren Nehrinin kuzeyine zaman zaman geçtiyse de hiç bir zaman oralara yerleşmedi. Romalılar Cermenlerle şiddetli çatışmalara girdiler. Hatta İS 9 yılında bir orman savaşında (Teutoburger) Romalılar perişan oldular. Roma adlandırmasıyla „Germania“, yararsız ve anlamsızdı. Germania ormanlıktı, orman barbarlıktı, Germania’da yaşayanlar da vahşilerdi[2]. Roma İmparatorluğunun kuzeydoğudaki sınırı Tuna Nehriydi. Cermen kabileleri yazı bilmiyor, para kullanmıyorlardı. İS 100 yılına doğru Ren kıyısındaki kabileler Roma parasını kullanmaya başladılar. Roma, yayıldığı alanlarda egemenliği altına aldığı Avrupalı barbar kavimlere Hıristiyanlığı ve dilini götürdü. Roma İmparatorluğu İS 2. ve 3. yüzyıllarda çöküş sürecine girdiğinde ilk elini çekeceği bölgeler de Avrupa topraklarıydı. Roma’nın geri çekilmesi Avrupa’dan başladı. İlk olarak 400-430 yılları arasında İngiltere terkedildi. Hunların Avrupa’nın batısına doğru ilerlemeleri Cermen kavimlerin Roma topraklarına yayılmalarına yolaçtı. Bütün bu nedenler yüzünden Avrupa, hiç bir zaman Roma İmparatorluğunun genel düzeyine tam olarak erişemedi. Barbarların Göçleri, Gelişmeleri ve Devletleşmeleri İsa’dan 1000-1200 yıl önce doğudan gelen göçlerle Avrupa’da nüfus yoğunlaşmaya başladı. Bunların içinde en güçlü olarak Keltler, önce Doğu ve Orta Avrupa’ya, sonraları da Batı Avrupa ve bugünkü İngiltere adalarına yayıldılar. Kuzey Avrupa’da Vikingler, Normanlar, Jütler, Gotlar, Danlar, Angıllar, Frizler, Süevler, Slavlar, Abodridler; bugünkü Almanya ve yakın çevresi coğrafyasında Saksonlar, Türingler, Alamanlar, Franklar, Vandallar, Burgondlar, Lombardlar; Doğu Avrupa’da Ostrogotlar, Herullar, Gepidler, Macarlar, Avarlar, Vendler, Sorblar, Vüzler; Orta Avrupa’da Tötonlar, Kimbernler, Helvetler yaşamaktaydı. Bu kabilelerin büyük çoğunluğu, özellikle orta ve kuzey Avrupa’dakiler Cermen kabileleriydi.[3] Kuzeydoğu Avrupa kökenli Cermenler yüzyıllar boyunca süren göçlerinde bütün yönlerde yayılma göstermişlerdi. Bu barbar kavimlerin devlet gelenekleri yoktu, kurumlaşmaları son derece az ve gevşekti, dinleri doğaya tapma özellikleri gösteren çoktanrılı ilkel dinlerdi (Pagan), dilleri yereldi. Cermen topluluklarını Roma, sınırları dışına sürdüğü ve sınırları dışında tuttuğu için Hıristiyanlık başında Cermen kabilelere bulaşmamıştı.[4] Roma İmparatorluğunu uygarlıktan nasibini alamamış bu barbar Avrupa toplulukları yıktı (476).[5] Roma kenti, 410’da Vizigotlar, 455’te Vandallar, 472’de Süevler tarafından yağmalandı. Köleci Roma devleti, yeni yükselen toprak aristokrasisi ve paralı askerlerin siyasi etkisinin ortaya çıkmasıyla toplumu belirleme yeteneğini yitirmeye başlamıştı. Köleci sistemin mekanizmaları büyüyen buhranı gideremiyor ve hatta hafifletemiyordu. Otorite yetersizliği Roma’nın kölelerinin itaatsizliklerine ve ayaklanmalarına yol açıyordu. Bu yüzden imparatorluk barbar istilalara direnme gücünü de gösteremedi. Göçlerin baskısı Roma İmparatorluğunun zaafıyla birleşince, gevşemiş ve silikleşmiş sınırlar savunulur olmaktan çıkmıştı. Batı Roma yok olduktan sonra imparatorluğun topraklarında kurulan devlete benzeyen ilk Avrupa devletleri, istilacı barbarların devletleriydi. Frank Kralı Klovis (Chlodwig) Fransa’ya, Ostrogot Kralı Teodorik İtalya’ya, Vizigot Kralı Eurik İspanya’ya hakim oldu. İspanya ile Fransa arasındaki bölgede Burgondlar, Kuzey Afrika’da Vandallar krallıklar kurdular. Roma topraklarına dahil olan Batı Avrupa ve İngiltere’de Roma dili ve kültürüyle belirli bir kaynaşma yaşanmıştı. Doğu Avrupa’daki kabileler belirli ölçülerde etkilenmekle birlikte özelliklerini önemli ölçülerde korumuşlar, Kuzey Avrupa’dakiler ise hiç bir ilişkiye girmemişler ve hiç bir değişme, gelişme geçirmemişlerdi. Hıristiyanlığı ilk benimseyen bir Cermen boyunun kralı olan ve 511 yılında ölen Klovis’in (sonradan Fransızların ilk ulusal kahramanı ilan edilecektir) başında olduğu Franklar, Roma devletinin ilkel taklitleri olarak kurulan bu devletlerin içinde en kalıcı olanıydı. Klovis, farklı Frank boylarını ( Sal, Ripuaria vb.) birleştirdi, en yakındaki Alamanlar başta olmak üzere diğer bütün Cermen topluluklarına boyun eğdirdi, Keltlerle bir kaynaşma sağladı, Galya’nın tamamını ve komşu geniş alanları ele geçirdi. 500 yılına kadar süren bu dönem aynı zamanda, Merovenjlerin kuruluş dönemi oldu. Merovenj adı Clovis’in büyükbabası Merowech’ten geliyordu. Başkenti Paris olan Katolisizmi benimsemiş bir Cermen devleti, Avrupa’daki ilk büyük Hıristiyan krallık doğmuştu (Regnum Francorum). İktidarın mutlak sahipleri olarak Franklar küçük bir azınlıktı ve Galya seçkinleriyle Latin aristokrasinin düzeyinin çok aşağısındaydı (hatta krallar yüzyıllar boyunca ev hayatı ve düzenine yabancılıklarını üzerlerinden atamadılar, yaptırdıkları evlere, saraylara yerleşemediler). Ancak, Gallo-Romen üst sınıfların zenginliğinin zamanla kaynağı haline gelmiş olan topraklara el koyarak fetihçi özellikleriyle kendi toplumlarının aristokrasisine dönüştüler. İstilacıların örf ve adetlerinin Roma geleneklerine karışmasıyla ortaya çıkan yeni bir uygarlığın da sahipleri oldular. Roma’dan aldıkları „özel mülkiyet“i kabile ileri gelenlerine, önder savaşçılara gösterilen bağlılıkla birleştirdiler. İktidarı, mülkleri ve zenginlikleri zorla ele geçirdikleri için, kendilerinden önceki üst sınıflara hiç bir hak tanımadılar. Onları iktidardan uzak tuttukları gibi üst sınıf olarak kendi aralarına da almadılar. Ve bu bir geleneğe dönüştü. Bunda, kabile geleneklerinin iç dayanışma özelliği, kabile dışındaki insanları kendilerinden saymama da rol oynadı. Ele geçirilen topraklar, önce kralın, sonra kabile mensuplarının mülkiyetine dönüşüyordu. Kabile şefinin yakınları nasıl doğal olarak şefin güvendiği yöneticiler oluyorsa, kralın yakınları ve kabile mensupları da aynı şekilde krallığın yöneticileri oldular, krala, kabile şefine olduğu gibi sadakat bağıyla bağlı üst sınıfları oluşturdular. Roma’nın yazılı hukuk sistemi Cermen krallıklarında uygulanamıyordu. Yazılı olmayan Cermen hukuku (kabile gelenekleri) iç hukuk sistemini doğuruyor, bütün krallığı kapsayan bir hukuk sistemine de dönüşemiyordu. Kralllığın „vatandaşlar“ı yoktu, krallıkta kabile mensupları ile kabile mensubu olmayanlar vardı. Roma’nın kavim farkı gözetmeyen hukuku anlaşılamaz ve kabul edilemezdi. Cermen krallıklarında çok-dinli Roma’nın da geçerliliği ve uygulanabilir bir tarafı yoktu. Pagan Cermenler, bu yüzden, bir kısmıyla değil, toptan Hıristiyan oldular. Frank devletinde Merovenjler Hanedanı 250 yıl hüküm sürdükten sonra yerini Karolenjlere bıraktı. Şarlman (Charlemagne / Karl der Grosse / Carolus Magnus) adıyla bilinen Büyük Karl (768-814), Frank devletini büyüttü, Avrupa’yı kaplar hale getirdi ve geliştirdi. Avrupa’nın ilk kurucusu da diyebileceğimiz, Avrupa Birliği’nin ilk öncülü Şarlman, kendisi eğitimsiz olmasına, hatta okuması bile olmamasına karşın eğitime önem verdi, Avrupa’da ilk eğitim sistemini kurdu, ilk kez okullar açtı. Avrupa’nın her yanından aydınları topladı, „Frank Aydınlanması“nı yarattı, „Karolenj Rönesansı“ denilen kültürel atılımı gerçekleştirdi. Ekonomik düzenlemeler –ilk müdahalecilik– yaptı ve pazar mekanizmaları –bugünkü modern fuarların öncülleri olan panayırlar, tanıtım mağazaları– kurdu, loncalar ve manastırların örgütlenmelerini sağladı, kanallar –Tuna-Main kanalı– açtı, limanlar –Rouen– inşa ettirdi ve bütün hakimiyet alanlarını yollarla kapladı.[6] Cermen krallıkları tehdit eden en önemli güç Doğu Roma İmparatorluğu idi. Papalıkla Batı Roma İmparatorluğunu yeniden canlandırma konusunda anlaşan Şarlman, Papalıkla yaptığı bu anlaşma sayesinde, Bizans’ın, Cermenlerin İtalya’dan temizlenmesi projesini önledi. Böylece güvenliği sağladıktan sonra, Papalıkla işbirliği içinde Hıristiyanlığı yaymaya çalıştı. Başta Saksonlar olmak üzere Cermen boylarına din değiştirmeleri ve boyun eğdirmek için seferler düzenledi ve kıyımlar yaptı. Zorla yer değiştirmelerle birliği sağlamlaştırdı. Şarlman, yönetsel bir işlev yükleyerek feodal bağımlılıkları bütün topluma yaydı. Ülkeyi tek merkezden yönetmek yerine her Cermen bölgesini kontluklar ve piskoposluklar olarak idari birimler haline getirdi. Böylece merkezden savunulması zor olan toprakların, birimlerin kendileri tarafından savunulması sağlanacaktı. Askeri sistemin çok merkeze yayılması, yerel yöneticilerin güç kazanmasına yol açtı. Bu sistem ileride bütün Cermen krallıklarının (sonra da imparatorluğun) çok birimli yapısının da temeli ve nedeni olacaktı. Birimler uygulaması, yönetimin babadan oğula geçmesi yoluyla soya bağlı sınıfsal bir nitelik kazandı. Böylece prenslikler ve prensliklerde yönetim soyları oluşurken, krallar yetkilerini mutlaklaştırdılar, Şarlman’dan sonra, Cermenlerin askeri demokrasisine ve seçim geleneklerine de son verdiler. Toplumdaki kuşaklarla devam eden ve sistemleşen sınıflaşma, krallıkta da babadan oğula geçme düzeninin kalıcılaşmasına, yani kökleşen hanedan yapısına dönüştü. Cermenlerin askeri aristokrasisi, kendi özelliklerinden sıyrılmış, toprak sahibi Roma aristokrasisinin özelliklerini kendine yapıştırmıştı. Saray görevlilerinin, merkezi yöneticilerin, yerel toprak sahiplerinin aynı sınıf içinde kaynaşmasına, din adamlarının desteği ve katılması, sistemi sürdürülebilir hale getirdi. Frank devletinin batı tarafındaki topraklarında, Latince ve eski Frank dilinin kaynaşmasıyla ortaya çıkan Fransızca, o dönemlerde çok geniş alanlara yayılamaz ve yerel kalırken, Frank topraklarının doğusunda bir başka Cermen boyunun dili giderek çok konuşulur oluyor ve geniş alanlara yayılıyordu. Bugünkü „deutsch“ sözcüğünün türemiş olduğu, daha önceleri tiutsch, diutisch, diotisk, thiodisk, theodisk olarak yazılan ve 7. yüzyılda diutisk şekline dönüşen sözcük[7], o zamanlar, Şarlman imparatorluğunun doğusunda konuşulan dil anlamını taşıyordu. Dillerin ayrışması, Frank devleti parçalanmadan önce, toplumsal ayrışmayı ve siyasi ayrılığı belirlemeye başladı. Zamanla deutsch sözcüğü, önce o dili konuşanları, sonra o dili konuşanların yerleşim bölgelerini karşılar duruma gelecekti.[8] Şarlman’ın torunu Kral II. Ludwig ise, Alman dilini ve edebiyatını bilinçli olarak kültürel ve siyasal kimliğin aracı olarak geliştirmeye yönelecekti. Şarlman’ın ölümünden (814) sonra 843’te Verdun Antlaşmasıyla üçe ayrılan krallığın[9] batısındaki parçası bugünkü Fransa’nın, doğusundaki bugünkü Almanya’nın başlangıcı oldular. Bu yüzden Şarlman, hem Fransızların („Charles“ olarak), hem de Almanların („Karl“ olarak) atası kabul edilmektedir. Almanca, ayrılıkla beraber doğuda bir ulusal dile dönüşürken, Batı Frank Krallığında çok sayıda yerel dil varlığını sürdürüyordu ve sarayın dili Fransızcanın ulusal dil haline gelmesi için yüzyıllar gerekecek, hatta bunun için Büyük Fransız Devrimi beklenecekti.[10] Böylece Avrupa, ve Avrupa’nın en önemli iki büyük ülkesi Fransa ve Almanya, Orta Avrupa’dan bir Cermen kabilesi olan Frankların, önce Roma, sonra Hıristiyanlıkla kaynaşmasından ortaya çıktı. Batı Franklar, Kelt kökenli Galyalılar ağırlıklı olmak üzere bölgedeki toplumlar ve Roma kalıntısı Latinlerle, Doğu Franklar ise kendi bölgelerindeki halklarla harman oldular. Doğu Frank devletinde ortaya çıkan aristokrasi, zaman içinde bölge halklarıyla kaynaştı, soyluluk aile-soylulukla sınırlı kaldı. Varlıklı aileler topraklarını genişletebilirlerse onlar için yönetim olanağı ortaya çıkıyor, bu da onların siyasal kararlarda söz sahibi olmalarını ve sonradan soylu sayılmalarını ve imparatorluk aristokrasisine dahil olmalarını sağlıyordu. Batı Frank devletinde ise soyluluk, aynı zamanda etnik bir özellikle birlikte kökleşti. Cermen-soylu olmayanlar aristokrasiye dahil olamıyor, zenginleşenler soylulaşamıyordu. . 7. yüzyılda Anglosaksonlar, 8. yüzyılda Cermenler, 9. yüzyılda bugünkü Almanya coğrafyasının tamamı ve Orta Avrupa, 10. yüzyılda Macarlar, 11. yüzyılda Slavlar ve Ruslar, 12. yüzyılda Vikingler ve İskandinavlar Hıristiyanlaştırıldı.[11] Tabii ki hep kılıç zoruyla.[12] Alman kilise örgütlenmesinin kurucusu İngiliz Wynfrid (675-754, sonradan Bonifatius adını aldı), Franken, Thüringen ve Bavyera’da Roma’yı örnek alan ilk piskoposlukları kurdu. Hayatını da, Hıristiyanlığa geçmeye direnen kuzeydeki Frizlerle yaptığı misyonerlik savaşlarında kaybetti. Ama öldüğünde Frank-Roma kilise örgütlenmesi Avrupa’da dinsel bütünleşmeyi sağlamıştı. Hıristiyanlığa sonradan giren Cermen boyları, kabileleri ve krallıkları, Hıristiyanlığa öylesine sarılmıştılar ki, Hıristiyanlığın Avrupa’yı kaplaması biraz da onların sayesinde oldu. Benimsendiler de, 530 yılında Got soyundan gelen bir Cermen, II. Bonifatius (?-532) adıyla ilk kez Papa seçilecekti. Daha sonra ise Papalığı Almanya’ya bağlı ve tabi kılmaya yönelecekler, 11. yüzyılda papaları hep Almanlardan seçtireceklerdi. Alman kralları yüz yıldan fazla bir süre Roma’nın, Roma Kilisesinin siyasal efendisi oldular. Şarlman, imparatorluğun doğu sınırlarının korunmasını sağlamak için Bavyera’nın bir parçasını ayrı bir marklık (beylik) yapmıştı. „Ostmark“ denilen bu küçük tampon bölge, imparatorluğun çok işine yaradı. İmparatorluk topraklarının o kısmını işgal etmiş olan Avar İmparatorluğunu (bir Türk boyunun devleti) yıktıktan sonra Macar ordularını sınırlardan uzaklaştırdı. Bu küçük beylik büyüyüp krallık haline gelecek, sonradan „Doğu Krallığı“ anlamında „Österreich“ (Avusturya) adını alacak, zaman içinde güçlenecek, hanedan evlilikleri yoluyla krallığına ülkeler katacak, Avrupa’nın en güçlü monarşisi olacak, Avrupa hakimiyetine heveslenecek, 19. yüzyılda Macaristan’la birleşerek Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna dönüşecek ve bütün komşularıyla olduğu gibi kuzey Avrupa’da gelişme gösteren diğer Alman devletiyle de sonu gelmez savaşlar yürütecektir. Doğu Frank Krallığında Franklardan sonra üç yüzyıla yakın iktidarda olan Saksonyalı Babenberg ailesinin (976-1246) yerini başka sülaleler aldı. Bir iktidar boşluğu yaşanan bu dönemde İngiliz Kralı III. Henry’nin kardeşi Richard ile İspanyol prenslerden Kastilyalı X. Alfonso bile bir süre Almanya’ya kral seçileceklerdi. Habsburg ailesi iktidar olduktan sonra (14. yüzyıl) „Kutsal İmparatorluk“ Avrupa’nın en büyük gücü olacaktır. Doğu Frank Krallığı, 9. yüzyıldan itibaren „Roma İmparatorluğu“, 11. yüzyıldan itibaren „Kutsal İmparatorluk“, 12. yüzyıldan itibaren „Kutsal Roma İmparatorluğu“, 15. yüzyıldan sonra ise „Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu“ (Sacrum Romanorum Imperium Nationis Germanicae) olarak anıldı. Roma İmparatorluğu ikiye bölünerek parçalandıktan ve sonra bir parçası, batıdaki parçası yıkıldıktan sonra da Avrupa’daki uygarlık ağırlığı doğuya dönüklüğünü sürdürdü. Doğu Roma İmparatorluğu Avrupa’nın en önemli devleti, Konstantinopolis o günkü „dünya“nın merkeziydi. Arap, Türk, İslam yükselişiyle zayıflamaya başlayan Doğu Roma, Haçlı Seferleri sırasında iyice zayıflayacak, çok zarar görecek ve seferlerin bitmesinden sonra ayakta duramaz hale gelecektir. SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA H. Boockmann, H. Schilling, H. Schulze, M. Stürmer, Mitten in Europa – Deutsche Geschichte, Sammlung Siedler, Berlin 1992. R.L.M. Derolez, Götter und Mythen der Germanen, Verlag F.Englisch, Wiesbaden 1976. „Die Erfindung der Deutschen – Wie wir wurden, was wir sind“, Der Spiegel, Nr.4-8, 22.1.2007 – 17. 2.2007.“ „Die Geschichte der Deutschen – Von den Germanen bis zum Mauerfall“, Stern, Nr.45-52, 2.11.2006 – 11.11.2006. Harold James, Deutsche Identität, 1770-1990, Campus Verlag, Frankfurt/Main 1991. Magdelena Mączyńska, Die Völkerwanderung – Geschichte einer ruhelosen Epoche im 4. und 5. Jahrhundert, Artemis&Winkler Verlag, Zürich 1993. W.H. McNeill, Dünya Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul 1985. Hans Riehl, Die Völkerwanderung – Die Längste Marsch der Weltgeschichte, Verlag W. Ludwig, Pfaffenhofen/Ilm 1976. Hüseyin Salihoğlu, Alman Kültür Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara 1993. |