Ağustos böceği de denir ve sevimli olmasına karşın sesi kulağa pek hoş gelmez.
Daha çok öyküsüyle tanınır; üretmeden tüketmek ve sürekli cırlamak. Dünya ekonomisi öngörülenin ötesinde bir bunalıma girmiş bulunmaktadır. Parasal bunalımın etkileri gelişmiş ülkelerde görülmeye başlandı bile. Uzun dönemli bir durgunluğun azgelişmiş ülkelerde yıkıcı etki yaratacağı ise apaçık. Ve Türkiye, umulanın tersine, bu etkileşimden ençok etkilenen ülke olacaktır: ekonomik, politik ve toplumsal. 2000’li yılların başından itibaren, dünyanın en yüksek faizini ödeyerek kullanılan dış kredilerin ödenme günü gelip çattı çünkü. Ne kadar güzel ‘sanatsal bir öfke’ ile cırlanırsa cırlansın bu fatura ödenmek durumundadır. 1980 sonrasında bile ‘olağanüstü’ sayılan dış borçlanma, 2002’lerden itibaren onlarca kat artırılarak, eş-dost, dünür-damat ve yandaş-cemaata aktarıldıktan sonra fatura Türkiye halkına ödetilmek istenecektir. ‘Olağanüstü’ sayılmasının nedeni, alınan borçların geri-ödeme yeterliliğinden yoksun oluşudur. Alınan borçlar üretken herhangi bir yatırım için kullanılmadığı gibi, ülkenin üretim kapasitesini artıracak alanlarda da kullanılmamıştır. Sözgelimi yurtsever herhangi bir hükumet, 550 milyar dolarlık borcun 25 milyarını sürüncemede bırakılan GAP projesi için kullanmış olsa idi bugün geri-ödeme konusunda bir güvenceden sözedilebilecekti. Bu 550 milyar dolarlık borcun ikinci 25 milyar dolarlık dilimi ile Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizdeki illerimizin işsizlik sorunu kökten çözülebileceği gibi, iç göç nedeniyle diğer bölge ve illerimize yansıyan toplumsal sorunlar da artmamış olacaktı. Demek ki, son altı yıldır ülkeyi yönetenler, ellerine geçen ekonomik olanakların onda birini bile bu ülkenin çıkarları doğrultusunda kullanmamışlardır. Ve büyük olasılıkla kullanamamışlardır. Çünkü, özünde alınan borçlar, ülkenin somut gereksinmelerinden değil ama yabancıların satmak istedikleri tüketim mallarının finansmanından kaynaklanmaktadır. Yani işte kredi, bununla Diyarbakır’a okul, Hakkari’ye yol, Şırnak’a hastahane, Muş’a postahane ve Tunceli’ye pastahane yapabilirsin denilmemiştir. Kars kaşarı yerine Fransız küflü peyniri, Silifke yoğurdu yerine Danone’un meyveli yoğurdunu almak için verilmiştir bu krediler. Beykoz ayakkabı fabrikasının Muş’ta şube açması için değil, İtalya’dan B-coni marka ayakkabı alınması için verilmiştir. Kurtalan’dan öteye demiryolu yapımı için değil, televizyonlu telefonların alımı için verilmiştir. Ve bugün bunalımın göbeğine girmiş bulunmaktayız. Bingöl’lü yurttaşımızın televizyonlu telefonundaki görüntüdeki sunucu şöyle haykırmaktadır; ‘bunalım Newyork’tan yola çıkıp, Londra, Paris ve Frankfurt’a uğradıktan sonra İstanbul’a gelmek üzeredir’ Bingöl’lü yurtaşımız ineğini satıp İstanbul’a gelmiştir. B-coni ayakkabılarını giyerek şeftalili yoğurdunu yemek üzere Boğaz’daki bir café’dedir. Kuşkusuz önce önemsemeyecektir. Ta ki şeftalili yoğurt parası için Café’ye gelecek olan haciz memurlarını görünceye ve B-coni ayakkabısının tabanı delininceye değin. Bunalımın ne olduğunun ayırdına ancak o zaman varacaktır. Ve o noktada İsrafil sur’unu vurmuş olacaktır. Sonrasında cırcırın ne olacağı ise biliniyor. |