Kapitalizmin ticaret aşaması, yani merkantilist dönem, Devlet-Ulus’ların biçimlenmesi açısından belirleyci bir süreç olmasına karşın uluslaşma süreci bakımından yeterli sonuçlar vermemiştir.
Örneğin Hollanda bu dönemin hem baskın gücü ve hem de ekonomik önderi olmasına karşın olgun bir Devlet-Ulus değildir. Ve ilginç olan Hollanda’nın bugün bile ulusallık açısından hala olgunluk aşamasına varmamış olduğunu ileri sürebilmenin olanaklı olduğudur. Demek ki bir Devlet-Ulusun ulusallığını tamamlamış olduğunu ileri sürebilmek için ekonomi ve politika (devlet)’sının dışındaki kimi ölçütler bulmak zorunluluğu vardır. Ulusallık düşüncesinin yaşama geçirilmesinde Devletin (politika) ve ekonominin belirleyiciliği tartışılmaz, tartışılacak olan onların yürütmekte oldukları ulusalcılığın niteliğinin ne olduğu ya da ne olması gerektiğidir. Devlet ve ekonomisine bakarak, o ülkenin ulusallık düşüncesinin niteliği hakkında görüş ileri sürülebilir ve yaygın kanı ulusallık düşüncesinin burjuva niteliği taşıdığıdır. Daha doğrusu Batı ülkelerindeki devlet de, ekonomi de; ulusallık düşüncesi de tartışmasız burjuva kökenlidir. Bu doğumunda böyle idi, sorun ölümünde nasıl olacağıdır. Ölümünde insanlık ona hakkını helal edebilecek midir? Sorun budur. Yeniden tarihe dönülecek olursa, kapitalizmin merkantil aşamasında baskın güç olmak, çok geniş topraklarda ‘egemen’lik sürmek anlamında kullanılmamaktadır. Örneğin, yeni toprakların bulunması ve anakaralararası ticareti denetleyen Portekiz ve İspanya’nın öne geçmelerine ve dünyanın geri kalanında, çok geniş topraklarda büyük imparatorlukların varlığına karşın, 1618-1648 savaşlarının ardından dϋnyanın ekonomik önderi ve baskın gϋcϋ Hollanda’dır. Ne var ki, 1600’de Hollanda ordusu, 43 Ingiliz, 32 Fransız, 20 Iskoç, 11 Wallon ve 9 Alman bölüğüne karşın 17 Hollanda bölüğünden oluşmaktaydı. Uyruklar arasındaki bu büyük ama hiç de kuraldışı olmayan çeşitliliğe karşın tutarlı bir ordu oluşturmuştu Hollanda. Ancak, bu konuda kendisine yardımcı olan, kuşkusuz, Hollanda hükumetince sağlanan parasal destekti. Bu ordu Avrupa’daki ordulardan çoğuna göre daha düzenli olarak paralarını almakta idi. Habsbourg egemenliğindeki öbür bölümlerinden düzensiz sınırlarla ayrılmış yedi heterojen bir küme olan Hollanda, cumhuriyetçi, oligarşik yönetim biçimiyle –kendinden önce Italya’da görülen Venedik dışında- öbür devletlerden farklıydı; ama en ayırıcı özelliği, gücünün ticaret ve maliye dünyasına sıkı sıkıya bağlı olmasıydı. Yüzyıl boyunca dϋnyanın en bϋyϋk tek gϋmϋş kaynağı olarak kalan Peru gümüşü, İspanyol askerlerin 1530’larda Peru’yu fethetmelerinin ardından Avrupa’ya akmaya başlamıştı. Gerçekten, gϋmϋş paranın dolanımdan kaldırıldığı 1873 yılı baz alındığında, ondan önceki yaklaşık dörtyϋzyıllık (378 yıl) dönemde 30 milyar franklık altın Avrupa dışından Avrupa’ya girmiş, ondan sonraki kırk yılda bu miktar 50 milyar frank değerini geçmiştir. Okyanusötesi ticaret hacmi 1510-1550 yılları arasında sekiz kat, 1550-1610 arasında da gene ϋç kat artış göstererek olağanϋstϋ bir gelişme göstermiştir. Aydınlatma, yağlama ve daha birdizi işlemlerde kullanılan balina ve fok yağı; şeker, tütün, pirinç, kürk ve kereste gibi birincil malların yanısıra patates ve mısır gibi yeni beslenme yolları hep bu denizaşırı ticaret aracılığı ile sağlanmıştır. Gemi yapımı ve denizcilik alanında kullanılan harita, cetvel, teleskop, barometre vb yeni ürünler için yan sanayiler de ‘pazar ekonomisini’ ticaretten ‘imalata’ yönlendirmiştir. Zaten tϋccar ve girişimcilerin baskı altında tutulmak yerine özendirilmeleri ve herbirinin kendine özgϋ bir ekonomik tabanı bulunan çok sayıdaki gϋç merkezleri arasında önemli bir rekabet ortamı vardı. Bu rekabet, tartışma, deney yapma özgϋrlϋğϋ, soyuttan çok eylemsel olana ilgi; dinsel dogma ve geleneksel bilgiye akılcılık ile kafa tutmaya da yolaçmıştır denilebilir. 1693’de Portekiz Brezilya’sında altın bulunmasından önceki yıllarda metal para sıkıntısı yaşanmakta; Avrupa’nın Doğu ile olan ticareti XVII ve XVIII. yy’larda artış gösterdikçe, ticaret açıklarını kapatmak için dışarı giden gümüş para miktarı da artmakta ve bu durum tüccarları yeni arayışlara yöneltmekte idi. Öte yanda Avrupa’nın özellikle kumaş ve deniz malzemeleri gibi temel ürünler ticaretindeki sürekli artış, Orta-Çağ Avrupa’sına özgü mevsimlik panayırların yerlerini sürekli takas merkezlerine bırakma eğilimiyle birleşerek, ödemeleri giderek daha düzenli ve önceden belli hale getirdi ve böylece kambiyo senedi ve kredi senedi kullanımı arttı. Amsterdam’da ve ayrıca Londra’da, Lyon’da, Frankfurt’ta öbek öbek faizciler, mal alım-satımcıları, borç senedi tüccarları, sarraflar (ki bunlar borç da veriyorlardı) ve sayıları artmakta olan anonim şirketlerin pay senetleriyle iş gören komisyoncular türedi. Bunlar içinde Hollanda’lı tüccarlar, yönetimin bir parçası olarak parlemanto’dan vergilerin düzenli toplanması ve faiz oranlarının belirlenmesinde etkili olup, Hollanda Cumhuriyetine kısa sürede, senet tahsili, para değişimi ve kredi sağlanması gibi konularda uluslararası bir ün kazandırdı. Bu da, doğal olarak, uzun vadeli devlet borçlarının tümüyle normal sayıldığı bir yapı oluşturdu. Öyle ki, Hollandalı tüccarlar artık yabancı devlet borçlarına garanti olmaya da başladılar. Ne var ki, müşterilerini belirlerken dinsel inançlardan çok onların malî güvenirliklerine bakıyorlarlardı. Verilen borçlar için getirilen sözleşme koşulları ülkelerin ekonomik güç, bankerlere gösterdikleri karşılık, faiz ve prim ödeme güvenirlikleri ve son olarak da bir savaştan başarıyla çıkma olasılıklarına bağlıydı. Bu durum Hollanda ekonomisini, devlet borçlarından gelen faiz gelirleri ile giderek imalat sanayiinden uzaklaştırıp bir rantiye ekonomisine dönüştürdü. Ancak özellikle ülkelerarası ödemelerde artık Hollanda’nın koyduğu kurallar geçerli olmaktaydı. Hollanda’nın baskın güç olmasına yolaçan ‘mali devrim’ şu ya da bu oranda Avrupa’nın hemen her yöresinde etkisini göstermiş ve parayı bulanın ‘soyluluk’ dahil satınalamayacağı hiçbir meta (mal) kalmamıştır . Bu iç özelliklere, Avrupa ülkelerinin pek çoğunun bağımsızlıklarını koruyabilmek için gerekli askersel gϋce sahip ya da bunları satın alabilecek durumda bulunmaları ve biribirleriyle rekabet içinde çeşitli politik varlıklar oldukları da eklenince, Avrupa’ya özgü bir uluslaşma süreci tanımlanabilmektedir. O nedenle Avrupa’da Devlet-Ulusların ortaya çıkışları ile dünyanın geri kalanını ayırdetmek için, Avrupalı ulusların uluslaşma sürecini birinci kuşak uluslaşma süreci diye tanımlıyoruz. Bu süreç, Birinci Paylaşım Savaşı ve Ekim Devrimi ile tamamlanacaktır. Bu sürecin belirgin özelliği devletin de ekonominin de ulusallık düşüncesinden esinlenerek doğmuş olabileceği varsayımını yok saymak gerekliliğidir. Burjuva ulusallığı doğal bir sürecin burjuvalarca denetim altına alınmasına bir gerekçedir sadece. Göstermeliktir ve burjuvalar için kullanılan bir araç olmanın ötesine gitmemiştir. Oysa ikinci kuşak uluslaşma süreci, tam tersine, ulusallık düşüncesiyle yeni bir devlet ve bir ekonomik düzen kurmak sürecidir diye tanımlanabilir. Süreci başlatan da yürütecek olan da ulusallık düşüncesinin kendisidir. O nedenle de çok tartışılıyor olması doğaldır. Tanımlanması kadar yaşama geçirilmesi de zordur. Bütün bu karmaşık gelişmeler içinden şu ya da bu ülkenin ne kadar ulusalcı olabileceğini ölçmek olanaksız olduğu kadar yararsızdır da. Yapılabilecek olan ana çizgileri ile nasıl bir eğilim ve yönelim içinde olduklarını saptamaktan öte gitmeyecektir. Çünkü bu yönelimin bugün bulunduğumuz noktadan ne olduğunu göstermek başka, nasıl olması gerektiğini ileri sürmek başka şeylerdir. Son çözümlemede biz ancak, önce kendi ulusumuz için bugün ne tür bir ulusalcılık istemekteyiz ve bizim dışımızdaki uluslardan beklentilerimiz ne olabilir konusunda görüş bildirebiliriz. Kendi ulusalcılığımızın niteliği ile diğerlerininki arasında çelişki olup olmadığını da bilmek durumundayız. Bu da kendi ulusalcılığımızın belli bir noktadan sonra bizi aştığını, diğer ulusalcılıklarla ilişkili olduğu gerçeği ile karşılaştıracaktır bizi. Sözgelimi yurtta barış isterken dünyada da barışı istemek gibi. Başkalarına iğneyi batırmadan çuvaldızı kendimize batırmak sözünün gereğini yerine getirecek her türlü ulusalcılık düşüncesi savunmayı değer. Ötesi için şovenizm de dahil başka bir dizi tanımlama yapılabilir. |