‘Birlik ve bölünmezlik’ bir saplantı mıdır yoksa ‘bir kurucu mitos’ mu? ‘Üniter Devlet’ bağlamında ele alındığında her ikisi de. Yeter ki Ahmet İnsel gibi salt olumsuz yanıyla görülmemiş ola (1).
Ergenekon miti de, bugünlerde, kimileri için saplantıya dönüşmedi mi ? Ve Ahmet İnsel’giller Ergenekon saplantısı içerisinde değil midirler ? Onlara göre, ‘birlik ve bölünmezlik saplantısı’ndan kurtulmak ile ‘bu kurucu mitos’dan kurtulmak bir ve aynı şeyler. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değil. Ayşe Kadıoğlu’nun katkısına karşın öyle değil (2). 1851’de Louis Blanc, 37 000 kϋçϋk parlamento’nun oluşturduğu Fransa için “Bir ve bölϋnmez Cumhuriyet” demişti. Öylece kaldı ve bir ilke oldu. Fransa’dan sonra dünyanın başka hiçbir devletinde değil, ama sadece Türkiye’de bu ilke ‘devletin kurucu ilkesi oldu’. Devletin ülkesi ve milleti ile birlik ve bölünmezliği bir saptama, bir ilke ve haydi onların deyimiyle bir ‘mitos’ ve/ya da ‘saplantı’ olarak yaşama geçirilmiş oldu. Ne var ki, bir yapı olarak değil ama bir yapılanma hedefi olarak aynı zamanda. Statükodan çok ‘ulaşılacak bir erek’ olarak. Devlet-Ulus’tan çok ulusal devlete varış süreci olarak. Bu arada, Evren örneği ‘Atatürkçü’ler ile Recep Şaban örneği ‘laik’lerden sözetmediğimizi belirtmekte yarar var. Onların Devlet ile ülke ile ve ilke ile ilgileri önemsenmeyecek boyutlardadır. İlkesizlerin yanısıra, Demirel’in ‘anayasal vatandaşlık’ söylemi ile Kamran İnan’ın bugünkü ‘Milli Egemenlik Hareketi’ bu ilkeye sağdan bakışı oluşturmaktadır. Sağdan bakış ilkesizliğe kaymak eğilimindedir her zaman. Ahmet İnsel ve Kadıoğlu’nunki ise ilkeye soldan bakış olsun. Devlet ve Ulus olgularının ortaya çıkışındaki sıralama açısından bakıldığında, diyor Kadıoğlu, ‘Türkiye’de önce devletten daha sonra da devletin yaratmaya çalıştığı bir milletten sözedebiliriz’. Sanki dünyanın başka bir yerinde başka bir gelişme olmuş gibi. ‘Millet olgusunun yüceltilmesine dayanan’ tümcesinden sonra ‘edilgen Alman vatandaşlığı’ gibi uydurma terimle, Almanya’da devleti kuran ulustur diyesi geliyor Ayşe Kadıoğlu’nun, ama dili varmıyor. Çünkü öyle değil. Almanya Devlet-Ulus’unu kurarken Fransa’dan daha fazla Devletçi idi. Daha zorlu devletçi olmasa idi federal yapıdaki birliğini bile kuramazdı. Bugün ‘birlik ve bölünmezlik’ ilkesi bakımından Fransa’dan geri kalır olmaması onun ulusal devlet olma yolunda ne denli başırılı olduğunun göstergesidir. Yüzyıla yakın bir tarihsel arayı kapatmıştır sonuçta. Kaldı ki, son yirmi yılda Doğu Almanya vatandaşları bile ‘bir ve bölünmez’ Almanya ilkesini özümsemek durumuna gelmişlerdir. Getirilmişlerdir daha doğrusu. Ne olacak mitoslu, saplantılı ulus bu Almanlar ne de olsa. Sorunun kaynağı zaten ulusun kendisi. Her insan kendiliğinden birey olsa olmaz mı idi acaba? Hem o zaman topluma da toplumsal bilime de gerek kalmazdı. Oysa insan dediğin şu hayvan oğlu hayvanı hayvanlıktan çıkaran onun toplumsallığından başkası değil. Bireyi birey yapan da onun kendisini devleti ile ‘bir ve bölünmez’ olarak görmesidir. Yurttaşların birer devlet-birey oldukları durumu düşünebiliyor musunuz? İşte o zaman ayrıca bir devlet olgusuna gerek kalmayacaktır zaten. Ne var ki o güne değin devlet de devletliğini yapacaktır, ister Devlet-Baba, ister Devlet-Ana isterse Devlet-Kardeş olarak. Devletin baba, ana ya da kardeş olması koşuluyla kuşkusuz. ___________ (1) Ahmet İnsel, « Üniterlik saplantısından kurtulmak », Radikal 2, 7 Mayıs 2000 (2) Ayşe Kadıoğlu, « Üniter devlet, vatandaşlık ve demokratlık », Radikal 2, 28 Mayıs 2000 |