DARBE ve DIŞ BORÇ
Tarih: 19-06-2008 23:55


Mc Namara’yı bilir misiniz? 12 Kasım 1983’te « Eğer borçlu devletlerden biri tek yanlı olarak borcunu yadsıyacak olursa, alacaklılar sözkonusu devletin ülke dışındaki mallarına haciz koyacaklar ve her giriş kapısında dışsatım ürünlerine el koyacaklardır. Yurtdışına çıkan uçakları anında haczedileceğinden ülkenin havayolları da artık çalışmayacaktır. Acil de olsa (zorunlu gıda madddeleri de dahil), dışarıdan herhangi bir mal alamayacaklardır » diyordu.

Yani dünyanın sonunu betimliyordu Mc Namara. Üçüncü dünya ülkelerine gözdağı veriyor ve bu ülkelerde yapılacak olası darbelerin bittiğini muştuluyordu.

İşte bugün Türkiye’de darbeler dönemi bitti, darbe isteyenler zaten Türkiye’yi dışarıya kapatmak isteyenlerdir diyenlerin babasıdır Mc Namara. Dönemin IMF başkanıdır ve ne ilginçtir ki Türkiye’deki darbenin de mimarları arasındadır.

Yukarıdaki alıntıyı Teori dergisinin Ağustos 1992 tarihli 32. sayısındaki « Anti-gelişme Üzerine » başlıklı yazımdan aldım. Kolay okunur bir yazı olmadığını biliyorum. Yazının teknik içeriğini bozmamak için Türkiye ile ilgili saptamaları uzun dipnotları ile açıklamaya çalışmıştım. Bugün her tümcesinin güncellik kazandığını görüyorum.

Sözgelimi, neden gelişmiş ülkeler Üçüncü Dünya ülkelerini kendileri ile ticaret yapmaya ve kesinlikle içeri kapanmamaya zorluyor olabilirler? Çünkü « Ne zaman gelişmiş ülkeler arasında rekabet ritmine ayak uydurulamayacağı sezilir, o zaman sığınağa, yani Üçüncü Dünya’ya yönelinir.

Başka zorunluluklar da var kuşkusuz. Tüm 70’li yıllar boyunca uygulanan bu ‘anlamsız’ ve ‘saçma’ uygulamalar için bir de ‘ağ’ gerekli doğal olarak. Bu ağı ‘sanayileşme’ isteğiyle olduğu kadar ‘yurt savunması’ için de gerekli alım-satım işlemlerinde de görüyoruz. Beş aktörlü bir ‘oyun’ aslında. Aktörlerden ilki Üçüncü Dünya’dan ; ülkesinin çıkarlarını gözeten yönetici elitten biri. Kalan dördü gelişmiş ülkeden ; biri fabrika ya da silah satıcısı, ikincisi en iyi fabrika ya da silahı bilen uzman, üçüncüsü krediyi sağlayacak banker ve dördüncüsü hem kendi ülkesini ve hem de Üçüncü Dünya’yı düşünecek olan gelişmiş ülke devleti.

Mekanizmanın nasıl ışlediğini kestirmek zor değil. Bu yolla yapılan ticarette Üçüncü Dünya’nın kazançlarına ise birkaç örnek vermek yeterli :

-1978’de, Moritanya’da, bir Avusturya kamu kuruluşu hem ülke kapasitesinin altı katı üstünde ve hem de pratik olarak asla çalıştığına tanık olunmayan bir rafineri kurar. Bedel 120 milyon dolar.

- Zaire’ye bir ABD firması otuz pamuk tohumu ayıklama fabrikası satar. Satıştan hemen sonra satıcı firma batar ve olan 7,7 milyon dolara olur.

-Bolivya’da 80 milyon dolara kurulacağı düşünülen rafineri 200 milyon dolara mal olur ama hiçbir zaman %30 kapasitesinin üzerine çıkamaz.

-Togo’da ne demir cevheri vardır ve ne de demir kırıntısı. Ama bir Alman firması bir demir-çelik kompleksini finanse ederek kurar. Dökümhane ve haddehanenin bir kez çalıştığı görülür. O da açılışta olsa gerek!

Kuşkusuz bu hacivat yatırımları hep borçlanma ile gerçekleştirilir. Ve bu arada, çok değil sadece borçlanılan miktarın % 10’cuğu rüşvet biçiminde kayıplara karışır.

Bunlar ayrıksı örnekler olabilir. Ama dünya geneli ele alındığında şu sonuca ulaşılıyor: Gelişmış ülkeler Üçüncü Dünya’ya bir yatırıp üç kazanıyorlar; tersinden söylenecek olursa Üçüncü Dünya bu alış-verişten üçün birini alarak çıkmış oluyor.

Şimdi Türkiye’nin son altı yılda aldığı 300 milyar doların nerelere harcanmış olabileceğini sorgulamanın zamanı değil midir?

Netekim Paşa’nın Hava Kuvvetleri Komutanı nasıl dünya zenginleri arasında yer almış olabilirdi?

Uçan ‘Soba Boruları’nın hesabı sorulmayacak mı dersiniz?

McNamara darbe yapmayın diyor da, ya darbe kendilerine karşı yapılacak olursa?...

Devrim mi dediniz?

Sizi bilemem ama “ben inanıyorum buna, diyordu Aziz Nesin, er ya da geç böyle olacak”.

Bu günler o günlere ne kadar benziyor.


Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku

Older news items: