Şimdilerde İdris
Kϋçϋkömer’in
Dϋzenin Yabancılaşması adlı çalışması
kimi gϋncel politik gelişmeleri yorumlamak için gelişigϋzel
kullanılır oldu.
Yabancılaşma nedir? Dϋzen ne?
İşte bu iki
kavramın toplumsal bilimlerdeki yerlerine ilişkin kimi anımsatmalara kısaca
değinmekte yarar var.
Alman filozofu
Fauerbach’a göre, insanlar kendilerinde bulunan iyilik, gϋzellik, eşitlik,
kardeşlik vb tϋm niteliklerin ancak insanϋstϋ bir varlıkta
toplanabileceğini tasarlamaktadırlar. Böylece bir anlamda Tanrı’yı kendileri
yaratırlar. Ne var ki, kendilerinin yarattığı bu Tanrı’ya kul olan da yine
kendileridir. İşte insanın kendi yarattığı Tanrı’yı artık ulaşılamayacak bir
yere taşıması, özϋnde insanın kendine yabancılaşması, Tanrı da yabancılaştırdığı
dϋşϋnϋ (idée) olmaktadır.
Oysa,
kimi Doğu felselerinde olduğu gibi ‘Tanrı benim’ diye de
dϋşϋnϋlebilinir. Böylece Tanrı ile kulu arasında öylesine içten,
öylesine yakın bir ilişki kurulur ki insan Fauerbach’çı anlamda yanacılaşmadan
kurtulmuş olur.
Dϋzen
deyimi ise, yine klasik ekonomi politiğin toplum için tasarladığı
bϋtϋnselliğin 1929 ekonomik bunalımından sonraki tartışmalarda
kullanılan adıdır. Bu bϋtϋnsellik, ulusal çerçevede ekonomik,
politik, toplumsal sistemlere (ve ya da dϋzenlere)
ayrıştırılabildiği gibi bϋtϋnsel bir dϋzen olarak da
tasarlanabilir.
Yani
Marx’ın ekonomik-toplumsal biçim (forme) dediği ve sonradan ekonomik-toplumsal
formasyon diye de adlandırılan oluşumu tanımlamak için kulllanılmıştır.
Bu
ekonomik toplumsal biçim Marx’da iki yapı’dan oluşmaktadır: üretim
ilişkilerinden oluşan ϋstyapı ve temel de denilen ekonomik altyapı
. Bu sonuncu da ϋretici gϋçler denilen üretim etmenleri yani toprak,
emek ve sermayeden oluşmaktadır.
İşte
bϋtϋn bu çözϋmlemeler Marx’ı, önce beyninde soyut bir kapitalist
sistem (dϋzen) kurduktan sonra onu kutuplarına yani burjuvazi
ve proletarya gibi iki ana gϋce indirgeme sonucuna
ulaştırmıştır.
Emek
-sermaye ve ya da proletarya-burjuvazi.
İşte
Fauerbach’ın Tanrı-Kul ikilisi arasındaki yabancılaşma olgusunu Marx,
Burjuvazi-emekçi arasındaki ilişkiye indirgemiş ve buradan, sermayenin emeğin
yabancılaşmasından başka bir sonuç olmadığını ileri sϋrmϋştϋr.
Sonuçta
sermayeyi yaratan emektir ve hatta doğrudan (yoğunlaşıp kristalize olmasından
öte bir şey olmayan) kendisidir. Ancak sermaye şimdi onun tanrısı olmuştur.
O
halde emekçi bu durumun ayırdına vararak (bilinçlenme) burjuvaziyi kendi
konumuna getirirek yabancılaşmadan kurtulmuş olacaktır.
Ne var ki, bir başka soyutlama
dϋzeyinde, Tanrı ile kul arasında bir ϋçϋncϋ dolayım, bir
ϋçϋncϋ gϋç daha vardır: diyelim hacı vardır; hoca vardır;
şeyh-meyh vb vardır. Aynı şekilde burjuvazi ile proletarya arasında da polis
vardır, politikacı vardır kısaca Devlet vardır. İşte bu ϋçϋncϋ
dolayımın işlevi yabancılaştırmak olup, yabancılaşma sϋrecinin
devamını sağlamaya yaramaktadır.
İdris Kϋçϋkömer
çalışmasında buraya dikkati çekmiş ve “Osmanlı ve Cumhuriyet dϋzeninin
nasıl yabancılaştırılmış bir dϋzen olduğunu ve bunun sonuçlarını açıklamak
istedim” demiştir.
Yani yabancılaşma ve ortadan kalkması
eğer tarihsel bir sϋreç ise bu sϋrece dışarıdan mϋdahale, yani
yabancılaştırma mϋdahalesine dikkat çekmek istemiştir. Dϋzenin
yabancılaştırıldığını ortaya koymaya çalışmıştır.
Ve “bana göre, dϋzenin
yabancılaştırılması ile bugϋne kadar gözlediğimiz (gözlemlediğimiz
olmalı HHE) batılaşmak özdeş görϋnmektedir” derken
Kϋçϋkömer’e katılmamak da olası görϋnmemektedir.
Gerçekten bir Doğu toplumunun Batı’ya
özenmesi kadar kendi yabancılaşmasını artıran başka ne olabilir? Kendinde
olmaktan çıkmaya çalışırken kendisi için olmak yerine,
yabancılaştırıcı gϋçlerin etkisiyle kendine yabancı bir
toplum olmaktan öte…
Habiperdem@hotmail
.fr