Başlangıcından itibaren Polon
ulusallığı Batı Avrupa’dakinden farklı bir özellik gösterir. Polonya’da
ulusallık dϋşϋncesi, Batı Avrupa’daki gibi burjuva kökenli olarak
değil, ama kϋçϋk ve orta soylular sınıfının (szlachta)
dϋşϋncesi olarak ortaya çıkmıştır. Yani, XIX.yy kapitalizminin
gelişmesi tarafından belirlenmemiş, tersine doğal köleci ekonomiye dayanan
toplumsal dϋzende soylu sınıfının yerini korumaya yönelik olarak
gelişmiştir.
Böyle olunca, feodal ilişkilerin
ortadan kalkması ile kendisi de ortadan kalkmıştır. Polon burjuvaları da hep
ulus-karşıtı olmuşlardır. Bu sadece kolonyalizm politikaları sonucu Polonya
topraklarına sonradan yerleşen farklı etnik kökenli burjuvalar için değil ama
öz Polon burjuvalar için de geçerlidir.
Çϋnkϋ, Polonya
endϋstrisi 1820-30 arasında ‘iç pazar’a yönelik olarak değil ama dışsatıma
yönelik olarak kurulmuştur. O nedenle de burjuvazinin bir iç pazar ‘yaratmak’
ya da denetlemek gibi bir kaygısı olmamıştır.
Textil gibi, özellikle Rusya’ya
yönelik endϋstriyel dışsatım, Polon burjuvasinin de bu doğrultuda
gelişmesine yol açmıştır. Kâğıt ve mobilya ϋretimi için geniş ormanlar,
Avrupa’daki demir-çelik endϋstrileri için kömϋr, bakır ve tuz gibi
diğer yeraltı zenginlikleri hep Polonyalı olmayan burjuvazinin denetiminde
işletilmiştir.
Böyle olunca, burjuva sınıfının
egemenliği, Almanya ya da İtalya’da olduğu gibi, bağımsız bir Devlet-Ulus
kurmayı da gerekli kılmıyordu. Çϋnkϋ o daha çok Polonya’nın
parçalanması ve ϋlke-içi yeni bölgeler kazanma çabası gϋdϋyordu.
Ulusal birlik ve bağımsızlık dϋşϋncesi kapitalizmi geliştirmeye
yetmediği gibi, kapitalizmin gelişmesi bu tϋr dϋşϋnceleri
geçersiz kılıyordu.
İşte ulusallık dϋşϋncesi
ile kapitalizmin gelişmesi arasındaki bu tersliği Rosa Luxembourg ϋç
aşamada incelemektedir (1):
Birinci dönem; Polonya soylularının Rus ya da başka ülkelerin askerî
gϋçlerilerine karşı koyamadıkları dönemdir. Gerçekten 1772-1793
paylaşımları ve en son 1795’de kral Auguste Poniatowski’nin taht’tan
indirilmesinden sonra Polonya Krallığı dϋnya haritasından tamamen
silinmiştir. Polonya ta ki Birinci Dϋnya Savaşı ertesinde bağımsızlığı
verilene (almak değil vermek) dek Prusya Polonyası, Rusya Polonyası ve
Avusturya Polonyası olarak yaşayagelmiştir.
Burada şu saptamayı yapmak
gerekmektedir: Kautsky’nin savlarından birincisi olan ‘bϋyϋk ölçekli
kapitalist ϋretim için’ Devlet-Ulus kurmanın Polonya açısından tarihsel
bir zorunluluğu yoktur. O sömϋrϋ için yeni pazarlar bulmayı (annexion)
değil ama ‘iç pazara’da soylu sınıfının ulusal hareketini parçalamayı yeğlemiş,
ve 1863 Ocak başkaldırısı da böylece onun arkadan-vurması sonucu başarısız
olmuştur.
1830 ve 1863’da Rusya’ya karşı
ayaklanmalarının bastırılması üzerine de, aydın, sanatçı, bilimadamı ve
köylϋleri ϋlkelerini bırakıp dϋnyanın dörtbir yanına
dağılmışlardır. (2)
İkinci dönem, toplumdan kopuk yirmi yıl (1880-1900) boyunca kϋçϋk
burjuvazinin canlandırmaya çalıştığı barışçıl ulusallık dϋşϋncesi
dönemidir. Üç-beş ‘Polon-olmayan’ yurtsever’in geliştirdiği bu ‘Ulusal-demokrat’
dϋşϋnce, Rus devrimi (1905)’nin etkisiyle partileşmiş; ancak
programlarına, gerçekleşemeyecek bir ϋtopya gibi gördϋkleri
bağımsızlığı değil, ‘özerklik’i alarak karşı-devrim saflarında yeralmışlardır.
Ancak hızla gϋcϋnϋ artırarak, Polonya’nın ‘özerkliği’ni
burjuvazinin gerçekçi ve gerçekleşebilir bir hedefi haline
dönϋştϋrmϋşlerdir.
Üçϋncϋ dönem, oniki yıllık bir deneyimden sonra uluslararası proleter hareketine
bağımsız bir Devlet-Ulus sloganını katan PPS dönemidir.
PPS (Polonya Sosyalist Partisi) 1892 sonunda
Boleslaw Limanowski’nin katkılarıyla Rus Polonyası için kurulan, Prusya ve
Avusturyalı meslektaşlarıyla sıkı bir işbirliği içinde olup Polonya’nın yeniden
kurulmasını amaçlayan partidir (3).
1893 yılında Ludwik Warynski
tarafından kurulan ve 1900 yılında Litvanya sosyalistleriyle birleşerek SDKPiL
[Polonya (ve Litvanya) Krallığı Sosyal-Demokrasi Partisi] adını alan bir başka
sosyal-demokrat parti vardır ki Rosa Luxembourg başından beri bu
enternasyonalist parti ile işbirliği içindedir. 1894 yılında da partinin
Paris’te yayımlanan yayın organı Sprawa Robotnizca (İşçi Davası) adlı
derginin başyazarlığını ϋstlenecektir. Ne var ki, 1896’daki Londra
Kongresi’nde Polonya’nın ‘yeniden kurulmasi’nın Enternasyonal’in öncelikli
görevleri arasında olmadığını ileri sϋrecektir.
PPS’in politik başarısızlıkları
sonucu, Polonya ulusalcılığı’nın Devlet-Ulus dϋşϋncesi toplumsal
yaşamın gerçekçi bir etmeni olmaktan çıkıp bir ϋtopya olarak kalmış;
Polonya burjuvasi de (olmayan) bağımsızlık dϋşϋncesini bırakıp Rusya’ya
dayanmıştır. Zaten SDKPiL de doğrudan Rus Devrimi saflarında yeralmaktadır.
1918’de kurulan bağımsız Polonya
Krallığı ise yirmi yılı geçmeden, 1938’de Hitler orduları’nın işgaline uğramış
ve 3 milyon’u Yahudi olmak ϋzere 6 milyon insanını yitirmiştir ..
1939-1945 arasında toprakları 388 600
km² den 312 683 km² ye, nϋfusu 35 milyondan 24 milyona
dϋşmϋştϋr. Ancak savaş öncesi etnik azınlık olarak görϋlen
Yahudi, Alman, Litvanyalı, Beyaz Rus, Ukranyalı’lar bu girdaplar içinden
geçerek bugϋnϋn Polonyalı’larını olmuşturmuşlardır.
Eskiden olduğu gibi,
bugϋnkϋ Polonyalı’ları birleştiren gϋç hala ulusallık
dϋşϋncesi değil Romen katolikliğidir. Kentsel kırsal ayırımı
gözetmeksizin, 35 yıllık sosyalizm (1848-1983) deneyimleri de dahil olmak
ϋzere, ezici çoğunluktaki Polonyalı’lar dinlerine bağlıdırlar. Her yıl 500
000’in ϋzerinde Polonyalı Czestochowa kentindeki Jasna Gora manastırına,
Bizans’tan kalma ‘Kara kız’ (Vierge noir) resmini görmeye gider.
Öte yandan, Ulusal Devlet olma
sϋrecinde tarihsel ve sınıfsal bilincin ortaya çıkış biçimlerinden
‘destanlar’ın etkisini ele alan yaklaşımlar açısından da Polonlar ilginç bir
örnek oluşturmaktadırlar. Polonların savaşçı bir ulus olmadıklarını söylemek
istemediğini belirten Hikmet Gökalp, daha Ruslar destanları ile dϋnyaya
gelmeden önce, bu kavmin Germenlerle birlikte Rus’lara yapmadıklarını
bırakmadıklarını Maxim Gorki’ye dayanarak şöyle açıklıyor: “Dağınık Slavları
Rus ulusu haline getiren, Polonlarla Tatarların sϋrekli saldırılarıdır.”
Ne var ki, sϋreç içinde “Ruslar uluslaşmış ama Polonlarla Tatarlar batıp
çıkmakta devam ediyorlar.” (4).
1978 yılında Krakov Başpiskopos’u
Wojtyla’nın II. Jean Paul’ϋn Papa olarak atanması, 1980’de Devlet’in
‘gözϋnden kaçan’ Doğu Avrupa’da ilk ‘özgϋr sendika’nın kuruluşu ve
1983’de bu sendika lideri Lech Walesa’nın ‘Nobel Barış Ödϋlϋ’nϋ
alıp 1990’da da Polonya Cumhurbaşkanı olması Polonya yakın tarihi’nin kimi
dikkat çeken olaylarındandır.
Habiperdem@hotmail.fr
Notlar________
(1) Rosa LUXEMBOURG, La question
nationale et l’autonomie, Traduit et présenté par Claudie Weill avec la
collaboration de Bruno Drewski, Les Temps de Cerises, Paris, 2001
Ulusal
Sorun, Rosa Luxembourg’un hem bir Polonyalı ulusalcı ve hem de tartışılmaz bir
uluslararasıcı (enternasyonalist) olarak ϋzerinde çalıştığı konuların
başında gelmektedir. O’un araştırmaları her koşulda uygulanabilir ve evrensel
olarak geçerli bir ulusallık kuramı kurma amacında olmayıp, tersine sorunun
ortaya çıkışının olası değişkenliklerini inceleyerek somut ve uygun
çözϋmler önermektir. Gerçekten R. Luxembourg’un özellikle ulusalcılıklara
saldırıları ve bir ölçϋde Rus Devrimi adlı çalışmasının ‘savaş, ulusal
sorun ve devrim üzerine’ olan ikinci bölϋmϋnde ulusalcı hareketlere
bakışını, hatta PPS (Polonya Sosyalist Partisi)’e karşı duruşunu ve giderek
Lenin ile olan görϋş ayrılıklarını derli toplu olarak bu kitapta
bulabiliriz. Sözkonusu yazılar 1908-1909 yıllarında SDKP (Polonya Krallığı
Sosyal-Demokrasi) Partisi’nin kuramsal yayın organı olan Przeglad
Socjademokratyczny’de yayımlanan bir dizi makaledir .
(2)
Bugϋn bile dış ϋlkelerde bulunan Polonyalı’ların (diaspora)
sayısı 10 milyon’un üzerindedir. Bu arada, mϋzisiyen Frédéric Chopin, şair
Adam Mickiewicz, bilimadamı Marie Curie’nin Paris’te yaşamış olduklarını
belirtelim.
(3)1893’te
Zϋrih’te toplanan II. Enternasyonal’den itibaren Rosa Luxembourg bu
partiyi ‘toplumsal yurtsevercilik’ ile suçlayıp ideolojik savaş açar.
(4) Hikmet GÖKALP, Devlet-Ulus,
Kaynak Yayınları, İstanbul, 1998,s.71