Merkezileşme
eğilimi ve direnen ögeler
Devlet-Ulus’un oluşum sϋreci içinde
ulusallıklar şu ya da bu biçimde gruplanmışlar, kimi zaman bϋtϋnleşmiş
kaynaşmış ve yeniden ayrılıp yeniden-birleşmişlerdir. O nedenle de modern
devlet’lerin hemen tϋmϋ ulusallıklar açısından melez (hybride) toplumlar olup, hemen hemen tϋmϋ içlerinde etnik
kalıntılar taşımaktadırlar.
Sözgelimi Germanik, Latin ve Kelt
dϋnyasının kavşağında bulunan Fransa, bölgeler, diller, gelenekler, kϋltϋrler
mozaiği olarak gerçek bir karmaşıklık (complexe)
‘tır. “Bu bakımdan Fransızlar diğer avrupalı tϋm uluslar arasında, belki de en
yapay olanıdır” [Michel CHARZAT, Politiquement
Libre, Démocratie ou libéralisme: le pari de la Cité, La Découverte, Paris, 1999, s.117]
Gerçekten 1789 Fransız Bϋyϋk
Devrimi’nin dϋşϋnsel etkileri, uluslaşma sϋrecini ve bu arada Devlet’in
merkezileşmesi eğilimlerini pekiştirmek yönϋnde olması bakımından burjuvazinin
çıkarlarıyla örtϋşmekte idi. Çϋnkϋ bϋyϋk ölçekli ϋretim Orta-Çağ parçalanmışlığını
ortadan kaldırarak kendi ekonomik, politik ve yasal bϋtϋnlϋğϋnϋ yerleştirmeyi
de gerektirmekte idi: Prenslik ya da krallıklar arasındaki gϋmrϋk sınırlarının
ortadan kaldırılması başta olmak ϋzere, ϋlkenin her yanında geçerli aynı
yasaların ve dolayısıyla yargının yϋrϋrlϋğe girmesi, iletişim ve bu arada dilde
bir bϋtϋnlϋğϋn sağlanması ve yönetimin tek merkezde toplanması gibi.
İşte bu ‘yapay’ ulus, bir yandan
devlet politikaları ile oluşurken bir yandan da ‘kendi’ devletinin
politikalarını oluşturmaktan geri kalmamıştır. Ne var ki Devlet’in
yönetsel-bϋrokratik merkezileşmesi Fransa’da Eski Rejim (l’Ancienne Réjim) mutlakiyetçiliği döneminde başlamıştır. Başta
Paris olmak ϋzere kentlerin bağımsızlıkları ortadan kaldırılmış ve yetki
merkezî Conseil d’Etat elinde
toplanmıştır.
Bir bakıma Fransız ulusunun kimliğini
temsil eden Paris, 1789’dan 1794’e kadar (ϋnlϋ 1792 komϋnal başkaldırısı ile)
özerkliğini kazanmıştır ama 1848 Devriminden sonra, merkezcil ve otoriter
İmparatorluk (II. İmparatorluk) başkentin yönetiminden hep kuşku duymuştur.
Önce ulusal savunma hϋkumetince belediye başkanlığı yeniden oluşturulmuş ve
1871 Komϋnϋnden sonra da Paris’in özerkliğine son verilmiştir.
1789 Devrimi iki yönlϋ bir uygulama
getirmiştir: Bir yandan, devletsel-politik merkezileşme eğilimine göre tϋm
feodal ayrıcalıklar ortadan kaldırılmış; ancak öte yandan merkezi hϋkumetçe
atanan bϋrokratlar yerine, halk tarafından seçilen ‘seçilmişler’ eliyle bir
yerel yönetim pekiştirilmiştir.
Kurucu Meclis, hem kentlerin eski
ayrıcalıklarını ve hem de Orta-Çağ’dan kalma kent ve köy arasındaki yönetim
farklılıklarını tamamen ortadan kaldırmıştır.
Birinci kuşak uluslaşma sϋreci diye
adlandırdığımız toplumsal gelişmenin kimi özgϋl özelliklerini sıralayacak
olursak, tarihin tekerleğinin Fransız devriminden önceki dönemden başlayarak
yönetimin (Devlet) merkezileşmesi
yönϋnde dönmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Gerçekten, “Avrupa’nın herhangi bir
yerinde ve belli bir dönemde, diyor Marx,
bϋyϋk monarşiler “tarihsel bir zorunluluk” haline dönϋşmϋşlerdir. Alman
ve Magyar’lar gϋçsϋz ve darmadağın ulusallıkları birleştirerek bϋyϋk bir
imparatorluk kurmuşlar; böylece onlara kalsa tamamen yabancısı olacakları bir
tarihsel evrimin içine girmelerine olanak tanımışlardır. Hele şimdilerde, XV ve
XVI. yy’lara oranla, endϋstri, ticaret ve iletişimin daha gϋçlϋ ilerlemesi ile
merkezileşebilecek olan ne varsa merkezileşmektedir.”
İkincisi, Fransız Devrimi ile birlikte ulustan
sözedildiği zaman, “Ulus Kavramı” bir ‘bϋtϋn’, toplumsal ve politik tϋrdeş bir
‘bϋtϋnsellik’ (entité) olarak
dϋşϋnϋlmektedir. Oysa somut gerçekliğin hiç de öyle olmadığını biliyoruz.
Tarihte ancak Devrimci alt-ϋst dönemlerinde tϋm toplumsal gruplar ortak dϋşmana
karşı ‘birlik ve beraberlik’lerini ortaya koyabilmekte ve bu anlamda politik
tϋrdeş bir bϋtϋnsellik oluşturmaktadırlar.
Ulus’un en azından çeşitli ulusal
grupçuklardan oluştuğu ve bu ulusal grupçukların çoğunlukla karşı-devrim
saflarında yeraldıkları, bir dϋnya savaşı ya da devrimi gibi bir kasırganın
bile bunları silip-sϋpϋremeyeceği görϋlmϋştϋr.
Değil Fransa “Avrupa’da ϋlke yoktur
ki herhangibir köşesinde bir ya da birkaç halkın yıkıntı (-artık)’larına,
tarihsel evrimin taşıyıcısı olan ulus tarafından baskı ve boyunduruk altına
alınmış halklardan bir kalıntıya sahip olmasın” diyen Marx, Hegel’in bunlara
halk artıkları (déchets de peuples) dediğini anımsatarak, Iskoçya’da Galler,
Fransa’da Bröton’lar, İspanya’da Bask’lar, Avusturya’da gϋney panslavist
Slav’larını bunlara örnek olarak vermektedir.
Üçϋncϋ olarak, Ulus ile Devlet’in biribirinden ayrı dϋşϋnϋlemeyecek kadar
içiçe olduklarını ve aralarındaki etkileşimde de Devlet’in ulusa baskın
olduğunu söyleyebiliriz. Yani tek ülkede
uluslaşma sϋrecini insanlığın geri kalanı ile ilişkilendirmede Devlet’i
çözϋmlemelerimizin dışında tutma olanağı yoktur.
Zaten birinci kuşak uluslaşma sϋreci
1848’lere gelindiğinde uluslararası bir boyut kazanmış oldu. Böylece insanlığın
geri kalanı ile olan ilişkilerde artık ulusların kendi içlerindeki ‘özgϋrlϋk’,
‘eşitlik’ ve ‘kardeşlik’ istemlerine uluslararası boyutta Devlet’lerin
özgϋrlϋğϋ, eşitliği ve kardeşliği dilekleri de eklenmiş oldu.
Gerçekten 1848 Devrimi 1789 gibi tek
ϋlkede değil ama Avrupa’nın hemen tϋm ϋlkelerinde şu ya da bu oranda yaşanmış
bir toplumsal çalkalanmadır. Bu özelliği ile de, ulusal soruna yeni ivme ve bu
arada yeni bir içerik katmıştır denilebilir.
1848 devriminin uluslararası olma
özelliğine karşın, ulusların eşitlik ve kardeşlik ilkelerine dayanan ve kendi
yazgılarını kendilerinin belirleyeceği ‘bağımsız’ Devlet-Ulus’lar kurmaları
gerektiği savı gerçekleşebilir bir amaç gibi görϋnmeye başlamıştı. Bu
Devlet-Ulusların bϋyϋk bir federasyon içinde örgϋtlenmeleri ve hatta ‘Avrupa
Cumhuriyetleri Federasyonu’ olarak evrensel bir oluşuma önayak olabileceği
ileri sϋrϋlmeye başlanmıştı.
Örneğin Bakounine, “Devrim, despotik
Devletlerin, Prusya ve Avusturya Krallıkları’nın,.. Osmanlı İmparatorluğu’nun,.
ve Rus İmparatorluğu’nun kesinlikle ortadan kaldırılmasını ve amaç olarak- Avrupa Cumhuriyet’lerinin
Evrensel Federasyonu’nun (kurulmasını) yetkiyle ortaya koymuş
bulunmaktadır” diyordu
Demek ki, birinci kuşak uluslaşma
sϋreci tamamen Avrupa’ya özgϋ bir sϋreç olup, ileride tek bir Avrupa
Devlet-Ulus’unun gerçekleşmesinin ipuçlarını da vermektedir.
Ancak Bakounine döneminde Avrupa
sınırları içinde olan Osmanlı ve Rus İmparatorluk’ları bugϋn hem Avrupa
anakarasından çekilmiş ve hem de farklı bir uluslaşma sϋreci yaşamışlardır.
İşte çözϋmlemelerimizde Avrupa
dışındaki uluslaşma sϋreçlerini incelerken gözardı edilemeyecek ölçϋtϋ buradan
çıkarabiliriz: Tarihin tekerleği Avrupa anakarası’nın tek bir merkezde
yoğunlaşması yönϋnde ilerlemektedir. 1851’de Louis Blanc, 37 000 kϋçϋk
parlamento’nun oluşturduğu Fransa için “Bir ve bölϋnmez Cumhuriyet” demişti.
Bugϋnϋn Avrupa’sı da 25 Devlet-Ulus’tan oluşan birlik ve bölϋnmezlik savında
olabilir.
Ancak dϋnyanın geri kalanındaki
eğilimlerin yönϋnϋ saptak ve gϋnϋmϋz uluslaşma sϋreçlerini yeni merkezlere göre
tanımlamak durumundayız.
habiperdem@hotmail.fr
|