Birinci Kuşak Uluslaşma Süreci (II)
Tarih: 27-06-2007 11:29


Merkezileşme eğilimi ve direnen ögeler

Devlet-Ulus’un oluşum sϋreci içinde ulusallıklar şu ya da bu biçimde gruplanmışlar, kimi zaman bϋtϋnleşmiş kaynaşmış ve yeniden ayrılıp yeniden-birleşmişlerdir. O nedenle de modern devlet’lerin hemen tϋmϋ ulusallıklar açısından melez (hybride) toplumlar olup, hemen hemen tϋmϋ içlerinde etnik kalıntılar taşımaktadırlar.

Sözgelimi Germanik, Latin ve Kelt dϋnyasının kavşağında bulunan Fransa, bölgeler, diller, gelenekler, kϋltϋrler mozaiği olarak gerçek bir karmaşıklık (complexe) ‘tır. “Bu bakımdan Fransızlar diğer avrupalı tϋm uluslar arasında, belki de en yapay olanıdır” [Michel CHARZAT, Politiquement Libre, Démocratie ou libéralisme: le pari de la Cité, La Découverte, Paris, 1999, s.117]

Gerçekten 1789 Fransız Bϋyϋk Devrimi’nin dϋşϋnsel etkileri, uluslaşma sϋrecini ve bu arada Devlet’in merkezileşmesi eğilimlerini pekiştirmek yönϋnde olması bakımından burjuvazinin çıkarlarıyla örtϋşmekte idi. Çϋnkϋ bϋyϋk ölçekli ϋretim Orta-Çağ parçalanmışlığını ortadan kaldırarak kendi ekonomik, politik ve yasal bϋtϋnlϋğϋnϋ yerleştirmeyi de gerektirmekte idi: Prenslik ya da krallıklar arasındaki gϋmrϋk sınırlarının ortadan kaldırılması başta olmak ϋzere, ϋlkenin her yanında geçerli aynı yasaların ve dolayısıyla yargının yϋrϋrlϋğe girmesi, iletişim ve bu arada dilde bir bϋtϋnlϋğϋn sağlanması ve yönetimin tek merkezde toplanması gibi.

İşte bu ‘yapay’ ulus, bir yandan devlet politikaları ile oluşurken bir yandan da ‘kendi’ devletinin politikalarını oluşturmaktan geri kalmamıştır. Ne var ki Devlet’in yönetsel-bϋrokratik merkezileşmesi Fransa’da Eski Rejim (l’Ancienne Réjim) mutlakiyetçiliği döneminde başlamıştır. Başta Paris olmak ϋzere kentlerin bağımsızlıkları ortadan kaldırılmış ve yetki merkezî Conseil d’Etat elinde toplanmıştır.

Bir bakıma Fransız ulusunun kimliğini temsil eden Paris, 1789’dan 1794’e kadar (ϋnlϋ 1792 komϋnal başkaldırısı ile) özerkliğini kazanmıştır ama 1848 Devriminden sonra, merkezcil ve otoriter İmparatorluk (II. İmparatorluk) başkentin yönetiminden hep kuşku duymuştur. Önce ulusal savunma hϋkumetince belediye başkanlığı yeniden oluşturulmuş ve 1871 Komϋnϋnden sonra da Paris’in özerkliğine son verilmiştir.


1789 Devrimi iki yönlϋ bir uygulama getirmiştir: Bir yandan, devletsel-politik merkezileşme eğilimine göre tϋm feodal ayrıcalıklar ortadan kaldırılmış; ancak öte yandan merkezi hϋkumetçe atanan bϋrokratlar yerine, halk tarafından seçilen ‘seçilmişler’ eliyle bir yerel yönetim pekiştirilmiştir.

Kurucu Meclis, hem kentlerin eski ayrıcalıklarını ve hem de Orta-Çağ’dan kalma kent ve köy arasındaki yönetim farklılıklarını tamamen ortadan kaldırmıştır.

Birinci kuşak uluslaşma sϋreci diye adlandırdığımız toplumsal gelişmenin kimi özgϋl özelliklerini sıralayacak olursak, tarihin tekerleğinin Fransız devriminden önceki dönemden başlayarak yönetimin (Devlet) merkezileşmesi yönϋnde dönmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Gerçekten, “Avrupa’nın herhangi bir yerinde ve belli bir dönemde, diyor Marx,  bϋyϋk monarşiler “tarihsel bir zorunluluk” haline dönϋşmϋşlerdir. Alman ve Magyar’lar gϋçsϋz ve darmadağın ulusallıkları birleştirerek bϋyϋk bir imparatorluk kurmuşlar; böylece onlara kalsa tamamen yabancısı olacakları bir tarihsel evrimin içine girmelerine olanak tanımışlardır. Hele şimdilerde, XV ve XVI. yy’lara oranla, endϋstri, ticaret ve iletişimin daha gϋçlϋ ilerlemesi ile merkezileşebilecek olan ne varsa merkezileşmektedir.”

İkincisi, Fransız Devrimi ile birlikte ulustan sözedildiği zaman, “Ulus Kavramı” bir ‘bϋtϋn’, toplumsal ve politik tϋrdeş bir ‘bϋtϋnsellik’ (entité) olarak dϋşϋnϋlmektedir. Oysa somut gerçekliğin hiç de öyle olmadığını biliyoruz. Tarihte ancak Devrimci alt-ϋst dönemlerinde tϋm toplumsal gruplar ortak dϋşmana karşı ‘birlik ve beraberlik’lerini ortaya koyabilmekte ve bu anlamda politik tϋrdeş bir bϋtϋnsellik oluşturmaktadırlar.

Ulus’un en azından çeşitli ulusal grupçuklardan oluştuğu ve bu ulusal grupçukların çoğunlukla karşı-devrim saflarında yeraldıkları, bir dϋnya savaşı ya da devrimi gibi bir kasırganın bile bunları silip-sϋpϋremeyeceği görϋlmϋştϋr.

Değil Fransa “Avrupa’da ϋlke yoktur ki herhangibir köşesinde bir ya da birkaç halkın yıkıntı (-artık)’larına, tarihsel evrimin taşıyıcısı olan ulus tarafından baskı ve boyunduruk altına alınmış halklardan bir kalıntıya sahip olmasın” diyen Marx, Hegel’in bunlara halk artıkları (déchets de peuples) dediğini anımsatarak, Iskoçya’da Galler, Fransa’da Bröton’lar, İspanya’da Bask’lar, Avusturya’da gϋney panslavist Slav’larını bunlara örnek olarak vermektedir.

Üçϋncϋ olarak, Ulus ile Devlet’in biribirinden ayrı dϋşϋnϋlemeyecek kadar içiçe olduklarını ve aralarındaki etkileşimde de Devlet’in ulusa baskın olduğunu söyleyebiliriz.  Yani tek ülkede uluslaşma sϋrecini insanlığın geri kalanı ile ilişkilendirmede Devlet’i çözϋmlemelerimizin dışında tutma olanağı yoktur.

Zaten birinci kuşak uluslaşma sϋreci 1848’lere gelindiğinde uluslararası bir boyut kazanmış oldu. Böylece insanlığın geri kalanı ile olan ilişkilerde artık ulusların kendi içlerindeki ‘özgϋrlϋk’, ‘eşitlik’ ve ‘kardeşlik’ istemlerine uluslararası boyutta Devlet’lerin özgϋrlϋğϋ, eşitliği ve kardeşliği dilekleri de eklenmiş oldu.

Gerçekten 1848 Devrimi 1789 gibi tek ϋlkede değil ama Avrupa’nın hemen tϋm ϋlkelerinde şu ya da bu oranda yaşanmış bir toplumsal çalkalanmadır. Bu özelliği ile de, ulusal soruna yeni ivme ve bu arada yeni bir içerik katmıştır denilebilir.

1848 devriminin uluslararası olma özelliğine karşın, ulusların eşitlik ve kardeşlik ilkelerine dayanan ve kendi yazgılarını kendilerinin belirleyeceği ‘bağımsız’ Devlet-Ulus’lar kurmaları gerektiği savı gerçekleşebilir bir amaç gibi görϋnmeye başlamıştı. Bu Devlet-Ulusların bϋyϋk bir federasyon içinde örgϋtlenmeleri ve hatta ‘Avrupa Cumhuriyetleri Federasyonu’ olarak evrensel bir oluşuma önayak olabileceği ileri sϋrϋlmeye başlanmıştı.

Örneğin Bakounine, “Devrim, despotik Devletlerin, Prusya ve Avusturya Krallıkları’nın,.. Osmanlı İmparatorluğu’nun,. ve Rus İmparatorluğu’nun kesinlikle ortadan kaldırılmasını ve amaç olarak- Avrupa Cumhuriyet’lerinin Evrensel Federasyonu’nun (kurulmasını) yetkiyle ortaya koymuş bulunmaktadır” diyordu

Demek ki, birinci kuşak uluslaşma sϋreci tamamen Avrupa’ya özgϋ bir sϋreç olup, ileride tek bir Avrupa Devlet-Ulus’unun gerçekleşmesinin ipuçlarını da vermektedir.

Ancak Bakounine döneminde Avrupa sınırları içinde olan Osmanlı ve Rus İmparatorluk’ları bugϋn hem Avrupa anakarasından çekilmiş ve hem de farklı bir uluslaşma sϋreci yaşamışlardır.

İşte çözϋmlemelerimizde Avrupa dışındaki uluslaşma sϋreçlerini incelerken gözardı edilemeyecek ölçϋtϋ buradan çıkarabiliriz: Tarihin tekerleği Avrupa anakarası’nın tek bir merkezde yoğunlaşması yönϋnde ilerlemektedir. 1851’de Louis Blanc, 37 000 kϋçϋk parlamento’nun oluşturduğu Fransa için “Bir ve bölϋnmez Cumhuriyet” demişti. Bugϋnϋn Avrupa’sı da 25 Devlet-Ulus’tan oluşan birlik ve bölϋnmezlik savında olabilir.

Ancak dϋnyanın geri kalanındaki eğilimlerin yönϋnϋ saptak ve gϋnϋmϋz uluslaşma sϋreçlerini yeni merkezlere göre tanımlamak durumundayız.

                                                                                                habiperdem@hotmail.fr


Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku

Older news items: