İhanet ve Emek
Tarih: 30-05-2007 11:42



Kamran İnan, 2006 yılında katıldığı bir televizyon programında, Türkiye’de 300 bine yakın vatan haini olduğunu, bu rakamın dünyada erişilmez bir rekor teşkil ettiğini söyledi.

ABD’ye bir müttefik gözüyle bakması bana garip gelse de, Kamran İnan’ın tecrübeli, dürüst bir politikacı olduğunu, verdiği sayının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Ne tuhaf, değil mi! Birçok konuda Batı ülkelerinin gerisindeyiz, ancak, Türkiye’de dış ülkelerin menfaatine çalışan 300 bin ihanetçinin olması, hiçbir Batı ülkesinin kıramayacağı bir rekordur. Herhangi bir ülke, bu kadar ihanetçiyle bir gün bile (ulusal) varlığını sürdürmeye başaramazdı... (Şöyle de düşünebiliriz: Bu denli büyük potansiyelleri olduğu halde, Türkiye’nin hala yeterli refah düzeyine ulaşamamış olmasının bir nedeni de, ihanetçi oranındaki bu yüksekliktir).

Bu bağlamda, tarihi bir anekdotu analım: Osmanlı’nın son zamanlarında, bir Fransız devlet adamı, Keçecizade Fuat Paşa’yla, Osmanlıdaki iç çatışmalar konusunda dalga geçmeye çalışırken, Fuat Paşa durumun farkına varıyor ve ondan önce davranarak, muhatabına şöyle diyor: “Haklısınız ekselans, siz dışardan, biz içerden uğraşıyoruz, ama bu devlet hala ayakta!”

*

Kamran İnan’ın sözünü ettiği 300 bin kişinin büyük çoğunluğu, tabii ki devletin önemli kademelerinde, Türkiye’yle ilgili hayati kararlar alan bürokrasiden, insanların düşüncelerini etkileyen medya kuruluşlarına kadar birçok alanda “görev” yapmaktadırlar. Emperyalistler, etki alanı sınırlı olan insanları besleyecek kadar aptal değiller herhalde.

Bu 300 bine, bir de, emperyalizme göbekten bağlı egemen güçlerin ihanet politikaları yüzünden hayal kırıklığına uğradıklarından, “köşeyi dönmek” için herşeyi yapmaya hazır kitleleri ve yine, ataerkil, otoriter ve bencil zihniyetlerini – dolayısıyla yanlış bilinçlerini – aşamadıkları için, kendilerini de sömüren ihanetçi egemen güçleri savunanları eklersek, Türkiye’deki doğrudan veya dolaylı ihanet durumunun vehameti daha da açık olarak çıkar ortaya.

Emperyalistler, politikada, bürokraside, devlet yönetiminde, medya alanında, hatta spor ve sanat arenalarında, kullanacakları kişileri yıllar öncesinden başlayarak halkı alıştıra alıştıra büyütürler. Bakarsınız halk, demokrasiden, insan haklarından, eşitlikten ve özellikle de din, vatan, millet ve Sakarya’dan dem vuran bu hainleri kendilerinden saymaya başlamıştır. İşin asıl acı yanı, onların, özellikle politikadakilerin, asıl hain kendileriyken, gerçek vatanseverleri, yani emekten ve demokrasiden yana olanları “vatan haini”, “din düşmanı” gibi kategorilerle damgalamalarıdır.

Kurtuluş Savaşı Destanı’nda, “Ateşi ve ihaneti gördük!” diyen Nazım Hikmet, bir başka şaheserinde, kendisini “vatan hainliği” ile suçlayan gerçek vatan hainlerine şöyle sesleniyordu:

“>Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.

Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala<.

Evet, vatan hainiyim, siz vatanseversiniz, yiz yurtseversiniz,

ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanlarımızı içmekse vatan,

vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

vatan, mızraklı ilmuhalse, vatan, polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan Amerikan üstleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topuysa,

vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,

ben vatan hainiyim.

Yazın, üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.”

*

300 bin insan, emperyalist ülkelerin Türkiye’yle ilgili parçalama ve daha açık ve pervasızca sömürme planları doğrultusunda, ya doğrudan veya dolaylı olarak beslenmekte veya desteklenmektedir. Bu insanlara, tabii ki bugünkü çarpık sömürü sistemini sürdürme konusunda da ihtiyaç vardır. Ama, emperyalizm, A deyince, B de diyor, sadece statükoyu koruyup sürdürmekle kalmıyor, kendi payını daha da artırmak ve kendi sömürüsüne engel olunması ihtimalini tamamen bertaraf etmek için, ihanetçilere karşı savaşanları da çeşitli yöntemlerle kendi istediği doğrultuda şekillendirmeye ve yönlendirmeye çalışıyor. Tıpkı toprak ağalarının, bir zamanlar, oğullarından birini Demokrat Parti’ye, diğerini de Halk Partisi’ne sokmaya çalışması gibi, dünyanın patronluğunu yapan emperyalist ülkeler, ne yapıp edip, ihanetçilere alternatif oluşturmak için ortaya atılan güçlerin içine de kendi çıkarlarını savunacak kimseleri sokabilmektedirler. İşte bu nedenledir ki, Türkiye’de ihanetle mücadele etmek, son derece zordur.

Bu konudaki zorluğun önemli bir nedeni de şudur: Kimseye, ihanetçi olduğunu kabul ettiremezsiniz. Siz onun ihanet içinde olduğunu belgeleriyle ortaya serebilirsiniz, emperyalist ülkelerle yaptığı anlaşmaları, hatta emperyalistlerin çeşitli fonlardan kendisine verilen paraları veya ödülleri gösterebilirsiniz. Onun girdiği “anlaşmalar” aracılığıyla Türkiye’nin kan kaybettiğini, “bir avuç dolar” (veya Euro) için ülke insanının günlük ekmeğine ve geleceğine ipotek koydurduğunu ortaya serebilirsiniz. Sonuç, nafiledir. İşin içinde menfaat ve onun şekillendirdiği ideolojik körleşme vardır. Onlar kendilerini, tıpkı Kral’ın çıplak olduğunu gördükleri halde, çıkarları yüzünden bunu söyleyemeyen “teba” gibi, sözkonusu ideoloji adına haklı çıkaracak, vicdanını bu ideoloji aracılığıyla rahatlatacak (kimileri buna “takiyye” diyor) ve hatta, daha ileriye giderek, onun ihanetinden söz ettiğiniz için sizi ihanetle suçlayacaktır.

Nürnberg Mahkemeleri, Hitler’in cellatlarının büyük çoğunluğuna, kendilerine hiçbir zaman zararı dokunması mümkün olmayan Yahudi bebekleri gaz odalarında öldürmelerinin suç olduğunu kabul ettirilememişti. İnsanlığı kabul edilmeyen, parazit olarak algılanan Yahudiyi öldürmek, bir Nazi için suç değil, rahatlatıcı bir görevdi. Bugün, hakim İsrail politikası, Filistinlilere yaptığı zulmü, “Kutsal Ülke”yi elde etme adına haklı çıkarıyor. Bir başka örnek: Almanya’da yaşayan yabancılar bilir. Zaman olur karşınızdakilerin size yaklaşımlarındaki ırkçılığı buram buram hissedersiniz, ancak, ispatlayamazsınız. Çünkü, ırkçının “normal”liği (sosyolojide buna “common sense” deniyor) sizin “normal”liğinizden farklıdır.

Türkiye’deki ihanetçilere de, ihanet içinde olduklarını kabul ettiremezsiniz. Çünkü, menfaatlerinin ve onlarla içiçe geçmiş eğitimlerinin/ şartlanmalarının/ ideolojilerinin yarattığı yanlış bilinç, onlar için doğruluğu tartışılmaz bir “gerçek” haline gelmiştir.

Nerede ideoloji varsa, orada kendini bir “bütün”le özdeşleştirme var demektir. Bu bütün, kendinden saymadığını dışlar, onun getireceği argumanları, gerçeği de yansıtsalar, bin dereden su getirerek reddeder, geçerli saymaz. Kimileri buna “önyargılı olmak” der, kimileri de “beyni yıkanmışlık”.

*

Demek ki, ihanetten söz ederken, bir sorun çıkıyor karşımıza. İhanetle suçladığımız, ihanet içinde olduğunu kabul etmiyor, hatta, bizi ihanetle suçlayabiliyor. Bu paradoksu nasıl çözeceğiz?

Burada, “Neye (göre) ihanet?” sorusunu sormalı, daha doğrusu ihanetin hangi mihenk taşına koyularak ölçüleceğini tesbit etmeliyiz.

Bu, aynı anda hem felsefi hem de ahlaki bir sorudur ve her insan, bunu kendine göre cevaplamakla yükümlüdür.

Kimine göre ihanet, dinsel konularda – örneğin iman konusunda – varolan (İslami) ‘common sense’ zihniyetine uymamak, yani Laik olmak veya dinsel söylem ve dikteleri tartışmaktır.

Kimine göre ihanet, belli bir “üstün ırk”ın, “seçilmiş millet”in yeryüzündeki özel misyonuna karşı tavır almak, hatta o ırktan, o milletten biri olarak doğmamış olmaktır.

Kimine göre ihanet, ataerkil törelerin kesin güdümüne girmemektir.

Bu örnekleri daha da uzatabiliriz...

Bana göre asıl ihanet, “emek” kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Beni kendinle aynı dine, aynı ırka, aynı tabuya, aynı ataerkil veya geleneksel-kültürel yaptırımlara zorlanmaya hakkın yok. Çünkü, ben farklı bir dini inanca sahipsem, veya farklı bir etnik kökenden geliyorsam, sen bundan rahatsız olma hakkına sahip değilsin. Yaşadığımız ortak vatan için ortak sorumluluk ve fedakarlık sözkonusu olmadığı sürece, benim bireysel özgürlüklerim, “cemaat kuralları”ndan önce gelir. Demokrasiler, bu özgürlükleri, kendi varlıklarının özüyle de ilgili olan Üniterlik ve Laiklik ilkeleri sayesinde garanti altına alabilmektedirler. (Türk demokrasisini ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni hazmedemeyen emperyalist güçlerin, globalleşme/ posmodernlik çağında, ekonomik alandaki işbirlikçileri/ vatan hainleri yanısıra, Üniter yapıyı yıkmak için etnikçi – örneğin Kürtçü – ve Laik yapıyı yıkmak için de dinci – Şeriatçı – vatan hainlerini de kullanmaları tesadüf değildir).

Demek ki asıl ihanet, senin beni sömürmende, vatanı veya beni sömürenlere taşeronluk etmende, işbirlikçilik yapmandadır. (Veya tersi!). Seni veya yaşadığımız ortak vatanı (onun doğal ve insani kaynaklarını) sömürüyorsam veya sömürtüyorsam, beni bu sömürü ilişkilerinden vazgeçmeye zorlamaya hakkın vardır. Bu durumda bana, ortak vatan, emek ve insanlık adına tepki gösterebilir ve “vatana, emeğe ve insanlığa ihanet ediyorsun!” diyebilirsin. Aynı şeyi ben de sana söyleyebilirim.

Toparlarsak: İhanetin mihenk taşında emeğe ihanet vardır. Yani asıl ihanet, ortak bir coğrafyada yaşayan, bir vatan parçasını paylaşan insanların, öncelikle kendi aralarındaki ilişkide, asalak olarak yaşamayı savunmalarıyla ve sürdürmeleriyle; buna bağlı olarak, bu insanlardan bir kısmının, aynı coğrafyayı ve kaderi paylaştıkları diğer insanların emperyalist ülkeler tarafından sömürmesine aracılık etmeleriyle ilgili bir olgudur.

İhaneti sona erdirmek, küresel ve yerel güçlerin emeği sömürmesinin ortadan kaldırılması demektir.

İnsani ilişki ve duyguları, ancak bu yolla küresel ve yerel bazda egemen kılmak mümkündür.



Yorum Gir Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Beğenilme Yazdır E-mail olarak gönder İlgili Makaleler Devamını Oku